kreş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kreş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2017 Pazartesi

KREŞE BAŞLADI OĞLUM


   Geçtiğimiz Ağustos ayında işe başlamadan önce düşüncem, oğlumu kreşe alıştırıp ondan sonra işe dönmekti. Kafamda da kreş konusunda net bir seçim vardı. Zira büyük oğlumu da oraya göndermiştim ve aldığım hizmetten çok memnun kalmıştım. Fakat vakit yaklaştıkça eşim bir başka kreş konusunda ısrarcı olmaya başladı. Ki o "diğeri" benim alternatif olarak düşüneceğim bir yer değildi. Aslında yaşadığım yerde ismi en çok anılan, herkesin en çok memnun kaldığı iki kreşten biri orası ama yıllar önce, gördüğüm bir şey yüzünden "o" alternatifi düşünmemeye karar vermiştim. Şöyle ki; büyük oğlumu kreşe başlatma,seçim yapma sürecindeydik yine. Bu bahsettiğim "diğer" kreşin servisini gördüm. Arkada minicik çocuklar vardı ve servis şoförü direksiyon başında sigara içiyordu. Aman Allah'ım, sigara benim en hassas olduğum konulardan biriydi. Üstelik de bu bir kreş servisiydi. Kısacası bu gördüğüm, benim için kabul edilebilir bir durum değildi. Benim kafamdaki kreş imajı, aşçısından şoförüne kadar her şeyiyle çocuklara karşı olan hassasiyetlerini belli eden, çocuk sağlığından ve psikolojisinden anlayan bir yerdi. Burası benim seçeneklerim arasında olmaktan o andan itibaren çıkmıştı (bu arada, çocuk gelişimi öğretmeni bir arkadaşımla konuştum-yine o dönemde-. Kızını bahsettiğim bu yere vermişti. Sebebini sorduğumda, yaşadığımız yerin en lüks kreşi olduğu için tercih ettiğini söylemişti. Yani eğitim durumu ve alanı ne olursa bakış açıları ve hassasiyetler farklı olabiliyor).
   Velhasıl-ı kelam, eşimin ısrarı sonucu, belki de ben abartıyorumdur, belki bir şeyleri değiştirmişlerdir diye düşünerek, görüşmek için "diğer" kreşe gittik. Evet, içime sinmedi. Sebeplerim:
- Bina çok merdivenliydi. Yemekhane bodrum katta,miniklerin sınıfı ikinci katta ve yatakhane üçüncü katta. Yani küçük yaş grubu 2. kattan bodrum katına yemek için iniyor, ardından yemek sonrası uyku için 3. kata çıkıyor. Merdivenler de çok dik üstelik. Bu benim için büyük bir eksiydi. Çünkü bina yerleşimi küçük yaş grubuna uyarlanabilir. En azından yatakhane ve sınıf-serbest etkinlik odası gibi alanlar yemekhaneye yakın konumlandırılabilir. Gördüğüm kadarıyla uğraşmamışlar.
- Kreş sahibesiyle rahat iletişim kuramadım. Daha doğrusu karşısında kendimi ifade ederken güçlük çektim, çünkü kendimi sınava girmiş gibi hissettim. Benim için rahatlık önemliydi.
- Kreş sahibi bayan,yaptığı işle bize lütufta bulunuyormuş gibi hitap ediyordu (ben o hitap tarzından ne özel hayatımda ne de iş hayatımda hiç hoşlanmam ve kullanmam da). Halbuki ben çocuğumun sağlıklı ve iyi şartlarda bakılması için kendi paramla hizmet satın almak istiyordum. Eşim bu tavırları fark etmemişti. Erkekler daha sonuç odaklılar çünkü, süreci pek umursamıyorlar. Ama ben ayrıntıcıyımdır, ince eler sık dokurum. Sonra ona durumu anlattığımda bana hak verdi, kendisi fark etmediği için de şaşırdı :)
- Kreş sahibi bayan, sürekli kendi yaptığı işi övme çabasındaydı. Çocuklara yedirdikleri yoğurdu kendileri mayalıyormuş, her gün mutlaka kendi hazırladıkları kemik suyuyla yaptıkları bir çorba çeşidi oluyormuş, vs. Ama benim aradığım asıl şey bu değildi. Evet ev yapımı yiyecek-içecek sunmaları iyi bir şey olabilir ama bunlar çocuğu mutlu edecek şeyler değil.
- Fiyat konuşurken "benim fiyatım şudur, çocuk buraya geldiği gün parayı alıyorum" şeklinde ticari ağızla konuştu. Benim derdim para da değildi. Oranın parayla dönecek, işleri parayla yürüyecek bir yer olduğunu biliyorum. Kaldı ki kamuya atanana kadar 10 yıl özel sektörde çalıştım. İşlerin nasıl yürüdüğünü ve iletişimin ne kadar önemli olduğunu çok iyi bilirim. Dolayısıyla fiyat konuşurken kullanılan üslup o olmamalı bana göre.
- Kreşe gelen çocukları evlerine gönderirken hepsini tek tek öpüp "seni seviyorum" diyerek gönderiyordu. Ama sözleriyle ifade ettiği şeyi içinde hissetmediği çok net görülüyordu.
- "Alışma sürecinde nasıl bir yol izliyorsunuz" diye sordum. İlk görüşmede cevabı şuydu: "Üç gün, 20'şer dakika anneyle birlikte sınıfta oluyor. Sonra zaten ortamı sevmeye başlıyor ve annesi sınıftan çıksa bile sonra gelip onu alacağını anlıyor. Böylece kreş ortamını kabulleniyor." Evet,bu mantıksız bir şey değildi ama her çocuk için de aynı uygulama yapılamazdı. Ya benim çocuğumun alışma süreci üç günden uzun olursa veya 20 dk yetmezse? Zaten bu konuda da ikinci görüşmemizde U dönüşü yaptı. Aşağıda yazacağım onu da.
- Kreş yönetmeliğinin değiştiğini, o nedenle oğlum 30 ayını doldurmadan önce alamayacaklarını söyledi. Çünkü programları buna uygun değildi (daha doğrusu bu kısmı görüşmenin başında konuştuk. Yukarıda yazdığım ayrıntılara da 30 ayını doldurduktan sonra kreşe başlayacak diye düşünerek girdik). Evet mevcut ayına uygun program uygulayan yerler de vardı ama hiç biri benim alternatif olarak düşüneceğim kriterlere sahip değildi.
   Neticede rotamız belli olmuştu. 30 aylık olana kadar anneanne desteğine başvuracaktık ve sonrasında kreş maceramız başlayacaktı. Ama eşimin bilmediği bir şey vardı ki, ben o görüşmede zaten "diğer" kreşi kafamdan silmiştim ve 30 aylığa kadar olan süreçte istediğim yer için kendisini ikna etmeye karar vermiştim :))

   Bu süre içinde ben sürekli içimin rahat olmadığını, gördüğüm ve hissettiğim olumsuzlukları, çocuğumuzu nasıl etkileyebileceğini falan anlatıp durdum eşime. Hiç birini uydurmuyordum, hepsi gerçekti. Duruma, açık aramak üzere bakmıyordum. Ama çocuğum ve benim için en iyisi olmadığı da gün gibi ortadaydı. Derken eşim de en sonunda beni anladı, hak verdi. Son bir kez benim açımdan bakabilmek için kreş sahibesiyle görüşmek istedi. İşte ikinci görüşmemizde olanlar:

- Bize daha önce verdiği fiyattan 100 tl daha fazla bir fiyat söyledi. Biz önceki konuştuğumuz şeyi hatırlattığımızda "böyle söylemiş olmam mümkün değil, zaten bu sene şu öğrencimi şu fiyata kaydettim, şu şu öğrencilerimiz ikiz oldukları halde kardeş indirimiyle birlikte şu fiyata aldım" gibi şeyler söyledi. Bu açıklamaları yaparken çocukların isimlerini bizzat zikrediyordu. İsim konusunu neden özellikle belirttiğimi altta yazacağım.
- Beğenilen bir yer olduklarını anlatabilmek için ve benim çalıştığım kurumu da bildiği için, bizim şube müdürlerimizden birinin çocuğunun da oraya geldiğini söyledi. Kim olduğunu sorduğumda "bizde çocuklarımızın ismini bir başkasına vermek kesinlikle yasaktır. Öğretmenlerimiz bile, biriyle konuşurken şu isimde bir öğrencimiz var falan diyemezler" dedi. Halbuki biraz önce paradan bahsederken tek tek çocuk isimlerini zikreden kendisiydi. Dolayısıyla verdiği cevap, kendince prensipleri olduğunu vurgularken aslında kendini yalanlamaktan öteye geçemedi. Ayrıca veliler çocuklarını almaya geldiğinde zaten kapıda hem çocukların isimlerini öğreniyor hem de birbirlerini görüyorlar.
- Benim için asıl vurucu nokta: Oğlumun alışma sürecinde izleyecekleri yolu tekrar sordum, iyi ki sormuşum. İşte verdiği cevap: "Çocuğun karakterini, beğenilerini, yeme-içme alışkanlığını, vs anlatan bir mektup yazacaksın. İlk gün getirince kapıdan çocuğu bize atacaksın ve gideceksin". Lafa bakın lafa. Şu an yazarken bile sinirleniyorum. Yahu bu bayan yılların kreş işletmecisi yılların! Üstelik çok tutulan, beğenilen bir kreşin sahibesi. Çocuk psikolojisinden en çok anlamasını bekleyeceğim kişi. Hadi o anlamıyor, diğer veliler de mi bu uygulamanın saçmalığına bir şey demiyor. "Çocuğu atıp gitmek" nasıl cüretkar bir ifade. Benim çocuğumu, öyle bağırıp ağlayarak, gözü yaşlı bırakmamı kendi çirkin ifadesiyle ATMAMI nasıl bekleyebilir! Evet, bu benim kesinlikle kabul etmeyeceğim bir şeydi. Benim istediğim, oğlumun gönlü kırılarak, çaresizlikten bir şeyleri kabullenmesi asla değildi. İstiyordum ki severek, benimseyerek, güle oynaya kabullensin, gidip gelsin. Anlayacağınız, zaten baştan belli olan kararıma eşim de katıldı, gözlerimizle anlaştık, kibarca teşekkür ederek çıktık kreşten. Zira orada gereksiz tartışmaya girmenin bir anlamı yoktu. Demek ki benim hassasiyetlerimle diğer velilerin hassasiyetleri aynı değildi. Ve o bayan da yaptığının doğru olduğuna inanıyordu. Yoksa bu kadar rahat ve kendinden emin bir şekilde ifade edemezdi bunları.

   Çıktık ve doğruca benim istediğim kreşe gittik. İçeri girince bir oh çektim "işte benim istediğim samimiyet ve ortam" diyerek. Ama maalesef hiç boş yerleri yoktu (neden daha önce haber vermediğimiz konusunda ufak çaplı da bir fırça yedik kreş sahibesinden:)). O an ağlamak istedim. Çünkü annem gitmişti, oğlumu kreşe alıştırma süreci için kullandığım iznim de bitmek üzereydi. Kreş sahibesi, yakın zamanda bir kontenjanlarının açılma ihtimali olduğunu söyledi. O durumda bize hemen haber vereceği konusunda sözleşerek ayrıldık. Aslına bakarsanız fiyat konusuna bile girmedik. Çocukları kreşe nasıl alıştırdıklarını, çocuklara nasıl davrandıklarını, vs yakinen biliyordum çünkü. O konularda içim çok rahat olduğu için o ayrıntılara da girme gereği duymadım.

   "Diğer" kreşten söylenenleri anneme anlatınca o bile üzüldü, "o şekilde çocuk mu alıştırılırmış, ben onu evde hiç ağlatmıyorum. biraz daha bakarım, öyle yollanmaz" dedi.
   2-3 hafta kadar daha annem baktı oğluma. Bu arada ben de sürekli artık biraz büyüdüğü için yakında oyun okuluna gideceğini (kreş ifadesi belki itici gelir diye oyun okulu demeyi tercih ediyoruz), orada öğretmenleri ve arkadaşlarıyla birlikte şarkılar söyleyeceğini, oyunlar oynayacağını, uyku vaktinde yatıp uyuyacağını, vs anlatıp durdum ki bu fikre alışsın. Derken kreşten gelen telefonla havalara uçtum. Ve 2 Ocak'ta kreş maceramız başladı.
   Benim iznim bittiği için alışma dönemini annemin yardımıyla atlattık. İlk gün 3 saat kaldılar kreşte. Oğlum sınıfta annemin yanından ayrılmamış, sadece yapılanları izlemiş. İkinci gün yine üç saat kaldılar. Ama sınıfa girdikten bir süre sonra annem dışarı çıkmış, oğlum pek itiraz etmemiş. Üçüncü gün ise öğretmeni oğlumu da içine alan 3 kişilik bir grup oluşturmuş, bu grubu oyunlarla yavaş yavaş sınıfın kalanına dahil etmişler. İşte asıl doğru olan bu. Ağlayan çocuğu atıp gitmek değil yani. Bu kez öğle yemeğinden sonra geçtiler eve. Ve 4. gün, annem kreşin kapısından öğretmenine teslim etmiş oğlumu. Oğlum biraz mırın kırın etmiş ama sonunda "görüşürüz anneanne" diyerek gitmiş sınıfa. Böylece tam gün olayına da başlamış olduk.


   Bugün kreşe başlayalı 21 gün oluyor. Geçen Cuma günü herkesle birlikte oğlum da karne aldı. Ama bu onun için hiçbir şey ifade etmiyor, ne olduğunu bilmiyor henüz çünkü. Fakat benim için öyle büyük bir anlamı var ki. Çalışan anneler bilir, anlar beni. Nasıl olacak, istediğim kreş olacak mı, rahatça alışacak mı, vs diye geçen uykusuz gecelerimin ödülü bu karne çünkü.
   Şimdi her akşam oğlumu öperek ve "seni seviyorum" diyerek yollayan, kalan tüm enerjisiyle ve güler yüzlü bir şekilde "hoş geldiniz, nasılsınız" diye soran bir düzenin tadını çıkarıyorum elhamdülillah.

   Olumsuz şeyler olma ihtimali yok mu, elbette var. Her sabah dualarla en güzele emanet ederek bırakıyoruz oğlumuzu kreşe. Geçen gün bir arkadaşı oğlumun elini ısırmış mesela. Ama sadece denemiş belli. Diş izi değil de çok hafif bir kızarıklık vardı çünkü. Benim oğlum da bir başka arkadaşının saçını çekmiş, kendisi söyledi. Onu da tahmin edebiliyorum, saç çekmek dediği hafifçe tutup asılmaktır mesela. Ama böyle şeyleri, birbirlerine gerçek bir zarar vermedikleri sürece pek de önemsemiyorum açıkçası. "Aman benim çocuğuma dokundu, ay çocuğumu itti, ters baktı" havasında bir anne değilim. Çünkü biliyorum ki hepsi çok küçük ve bir şekilde deneyerek birbirleriyle iletişim kurmayı öğrenmeye çalışıyorlar. Öğretmenlerinin gözetiminde, doğru bir rehberlik ve bilinçli bir ebeveyn tutumuyla da öğrenecekler mutlaka. Birbirlerinden gördükleri her şeyi taklit edip, doğruyu yanlışı ayırt edecekler zamanla. Oğlum şimdi her gün yeni bir bağırma yöntemi öğrenip geliyor eve. Gelince de istediği bir şey için o gün çocuklardan yeni gördüğü bağırma şeklini deniyor. Deneyecek tabi. Ama ben bunu dikkate alıp o şekilde istediğini verirsem işte o zaman kalıcı olup huy haline gelir. Bu durumda benim oğlum için en doğru yöntem olan "önce doğrusunu anlatıp ardından davranışı sönmeye bırakmak" şeklinde bir yol izliyorum.


   Sonuç olarak, birlikte yaşamak her ne kadar zor olsa da, annemin desteği olmadan, birkaç aylık bakım sürecini ve kreşe alışma dönemini atlatmamız pek mümkün olamayacaktı. Çok şükür bizi sıkıntıda bırakmadı, Allah razı olsun ondan.

Eğer "diğer" kreşe verseydim oğlumu, bence şu karikatürdeki gibi düşünürdü :)


Herkese mutlu, huzurlu, sağlıklı ve tüm sorunların en güzel ve çabuk şekilde hallolduğu günler dilerim.



.


 

2 Kasım 2016 Çarşamba

VAKİTSİZLİK BÖYLE BİR ŞEY

   Aslında yazımın başlığı için bir çok alternatif düşündüm. "İşe dönüş", "vicdan azabı", "hala memeden kesemedim", "hala uykusuzum" ya da "imdaaat!" gibi. Ama aylar sonra ilk kez bilgisayarı elime alınca başlık düşünmek bile vakit kaybı olacaktı. Eeee işte vakitsizlik böyle bir şey.

   En son yazımı haziranda yazmışım. Bu zamana kadar neler yaptım?
Öncelikle BURADA bahsettiğim düğün hazırlıklarını tamamladık ve hayırlısıyla düğünümüzü atlattık. Çok eğlendik,çok yorulduk. Fırsat olduğunda düğün hazırlıkları ile ilgili daha geniş bir post yazarım inşALLAH. Alışveriş listesi (içinde gereksiz hiç bir şeyin olmadığı), el emeği hazırlıklar, gelinlik seçimi, vs geniş kapsamlı bir postun, düğün hazırlığı yapanlar için faydalı olacağın inanıyorum. Bu arada küçük bir tatil de yapmış olduk. 3 yıldır gitmediğimiz Sinop'u çoook özlemişiz, hasret giderdik.

   Düğün sonrası işbaşı yaptım. Aslında planım, işe dönmeden önce oğlumu kreşe başlatmaktı. Ama maalesef bu olamadı. Aralık ayında başlayacak inşALLAH. Kafamda bakıcı düşüncesi de olmadığı için (büyük oğlumda yaşadığım bakıcı deneyimini BURADA bahsetmiştim) mecburen annemden 3 ay süre için oğluma bakmasını rica etmek zorunda kaldık. Bu da pek taraftar olmadığım bir şeydi ama ücretsiz iznimi sonuna kadar kullanmıştım, yıllık iznimi kullansam zaten yetmezdi (ayrıca yıllık iznimi kreşe başlama döneminde kullanmak istiyordum). Yani başka alternatifimiz yoktu. Evet annemin hakkını ödeyemem, evet o bakmam deseydi çok çaresiz kalacaktım ama böylesi de çok zor. Her neyse, oğlum için ve Allah'ın izniyle kısıtlı bir zaman için o zorluğa katlanırım.
   İşe başladığım özellikle ilk gün çok vicdan azabı çektim. Çocuklarımı terk etmiş gibi hissettim kendimi. Ve evimi de çok özledim. Evde olduğum 1,5 yıl içinde fark ettim ki BENİM BİR EVİM VARMIŞ. 2002 den beri bilfiil çalışma hayatının içinde olunca bunu hiç fark etmemişim. O zamana kadar ev benim için sadece yemek yediğim ve uyuduğum bir otelden farksızmış. Ve eğer özel sektörde çalışıyor olsaydım işe geri dönmezdim. Ama devlet kadrosunda olduğum için ve buna ulaşmak da hiç kolay olmadığı için nankörlük edemezdim. Her neyse, iş konusundaki fikirlerim değişmedi ama bu fikirle çalışmaya alıştım.

     Hala çalışma hayatı, ev işleri, çocuklar, kendi ihtiyaçlarım,eşimle olan iletişimim arasında bir denge kurmaya çalışıyorum. Oğlum kreşe başladığında bu çok daha kolay olacak sanırım.

   Ev işi konusunda beni en çok zorlayan şey çamaşır ve ütü. Hem sevmiyorum ütü yapmayı, hem de vakit ayırmam çok zor oluyor.

   Çamaşır kurutma makinesi almaya karar verdim bir de.Böylece hem çamaşır asma derdim kalmayacak, hem ütüm azalacak hem de büyük oğlumda ve bende olan alerjik riniti hafifletecek.

   Hafta içi günlerimin döngüsü şöyle: En geç 6:30 kalkış,  7:30 a kadar kahvaltı ve hazırlanma, en geç 7:40 ta evden çıkış, akşam 17:00 a kadar çalışma, vakit kaybı olmasın diye markete bile uğramadan eve dönüş, çocuklarımla hasret giderme, küçük oğlumla oyun, büyük oğlumla sohbet ve günün değerlendirilmesi, akşam yemeği hazırlama ve yemek aşaması, mutfağın toplanması,yeniden çocuklarla vakit geçirme, çocukların uyku vakti. Niyetim onlar uyuduktan sonra bir kahve içmek, kitap okumak (artık ders çalışmak),eşimle sohbet etmek, birlikte bir film izleyebilmek. Ama hangisini yapabiliyorum,elbete hiç birini. Çünkü hala memeyi bırakmamakta direten ve uykuları kabus olan küçük olan küçük oğlum hiç birine izin vermiyor. Bu durum beni artık iyice sıkmaya başladı. Konuşarak ikna olmuyor, ağlatarak unutturmayı da ben istemiyorum. Onun psikolojisini bozmadan memeden kesmek için araştırmalarımda bulabildiğim, benim oğlum ve bizim durumumuz için uygun olan tek yol sabır taşıyla kendi kendine bırakmasını sağlamak ama buradaki aktarlarda da onu bulamıyorum. Sıkıştım kaldım. Kasım sonunda açıköğretim vizeleri var ve ben ders çalışamıyorum.
 Açıköğretim demişken, aslında fizyoterapistim ama açıköğretim adaleti de bitirdim.Bu yıl da DGS ile açıköğretim İşletme Fak.ne yerleştim. Çalışabilirsem okuyacağım inşallah.

   Ciddi anlamda vakit sorunu yaşıyorum şu anda. Bazen sorular geliyor (özellikle de ÖN SÜTÜN FAZLA GELMESİ ile alakalı. O soruları bile görmem bazen haftaları buluyor. Ama instagram da anlık paylaşım yapılabildiği, fazla vakit gerektirmediği için orada daha aktifim. İnstagram adresim de şu: @annelikindeksim

   Bu da böyle anlamsızca biten ve yazım hataları kontrol edilip düzeltilmeden yayınlanan bir yazı olsun. Kalın sağlıcakla...
 

14 Ocak 2016 Perşembe

KREŞ Mİ, BAKICI MI, ANNEANNE-BABAANNE Mİ?

   Her çalışan annenin içini kemiren bir sorudur bu. Ve her anne de bilir ki, aslında en güzeli, 3-4 yaşına gelene kadar çocuk anneyle birlikte olmalıdır. Ancak ne yazık ki günümüz şartlarında bu her zaman mümkün olmayabiliyor.

   Öncelikle şunu belirteyim; ben insanların kadın mutlaka çalışıp ayakları üstünde durmalı ya da üstü kapalı olarak çalışan anne iyi anne değildir eleştirilerine çok karşıyım ve bu ahkam kesmeleri duyup okudukça sinirlerim inanılmaz geriliyor. Herkesin işine karışmakta, bize sorulmadan fikir sunmakta, ahkam kesmekte, hemcinslerimize yardımcı olmak yerine acımasızca eleştirmekte ve yargılamakta üstümüze yok. Merak ediyorum neden böyleyiz acaba? Zaten kadın olarak varlık sürdürmekte yeterince zorlandığımız iş hayatı ve sosyal hayatta birbirimizin yükünü neden ağırlaştırıyoruz?

   Bana göre kadının doğum sonrası çalışma hayatına dönmesi tamamen maddi olanaklara, kişinin kendi psikolojisine, dünya görüşüne, eşinin yardımcı olup olmamasına-anlayışına, bugünden ve yarından beklentilerine, hayallerine, bebeğini güvenle bırakacağı bir kişi ya da yer olup olmamasına, vs göre değişir. Bu kararı etkileyen o kadar çok kriter var ki. Bu düşünceler zaten annenin kafasını yeterince karıştırıyor. Ona gerektiği şekilde maddi manevi destek olmak yerine onu iyice üzmeyin, omuzlarına bir stres de siz yüklemeyin ne olur. İnanın verdiği her kararı gecelerce uykusuz kalıp, en ince ayrıntısına kadar düşünerek veriyor. O yüzden verdiği karara güvenin, o bebeği hakkında en doğrusunu bilir.
 
   Bu şekilde düşündüğüm için, şimdi burada çalışın-çalışmayın, bebeğinizi ona bırakın, şuna götürün demek yerine, her iki hatta üç durumu da yaşadığım için kendi deneyimlerimi ve gözlemlerimi aktaracağım. Çaresizce, stres içinde, karar verebilmek için durum değerlendirmesi ve araştırma yapan bir anneye faydam olur belki. Bu arada üç durumu da yaşadım derken bakıcıya bırakma, bir yakınına bırakma ve kendi büyütme olarak üç durumu kastettim.

   O zamanlar özel sektörde çalıştığımı ve büyük oğlumu daha 35 günlük bebekken bakıcıya bırakıp işe dönmek zorunda kaldığımı daha önce söylemiştim. Bu durum beni o kadar etkiledi ki vicdan azabını ömür boyu içimden atamayacağımı biliyorum. Kendimce haklı sebeplerim olmakla birlikte iyice paranoyak bir hale gelmiştim. Kontrol için:
-Bebek bezlerini dizip resimlerin sırasını ezberleyerek bebeğimin altını kaç kez değiştirdiğini kontrol etmek,
-Mama seviyesini, bakıcının fark etmeyeceği bir şekilde işaretleyerek ne kadar mama verdiğini kontrol etmek,
-Eve gelince hemen içeri girmeyip kapıdan içeriyi dinlemek,
-Gün içinde işyerinden izin alarak rastgele bir saatte eve gitmek,
-Her gün bakıcı gittikten sonra bebeğimi tamamen soyup vücudunda bir anormallik olup olmadığına bakmak gibi şeyler yapıyordum.
   İçim hiç rahat değildi. Bakıcıyı benimseyememiştim. Zaten el kadar bebeği bir yabancıya bıraktığım için kendime kızıyordum. Bireysel olarak bakıcıyla elektriğim de uyuşmamıştı, vs. Derken 2,5 aylık bakıcı maceramızdan sonra bir sabah aniden yüzüstü bırakıldık, bakıcı teyzemiz haber vermeksizin gelmedi o gün. Neyse ki yaz tatiliydi. Biri lisede, diğeri üniversitede olan kız kardeşlerim tatildeydi. Bizi çaresiz bırakmadılar ve ricamız üzerine güle oynaya geldiler bebeğime bakmak için. Ve bu bizim kesinlikle en büyük şanstı.



Keşke böyle bir bakıcı bana da denk gelseydi.

   Peki kardeşlerim geldikten sonra bebeğimde ne gibi değişiklikler oldu:
-Uykusundan sıçrayarak uyanmaları son buldu.
-Her gün ben işten geldikten sonra bakıcısının kucağından bana gelmek isteyen bebeğim, çok mutlu olduğu için bunu yapmamaya başladı (kesinlikle küsme anlamında değil, teyzeleriyle çok eğlendiği için böyleydi).
-En önemlisi, o ayki rutin kontrolde çocuk doktorumuz "bakıcı mı değiştirdiniz, bebeğinizin gelişimi çok hızlanmış" dedi.
-Benim kafam inanılmaz derecede rahatladığı için bu durum bebeğime de yansıdı.
   O yaz, şubat tatilleri ve sonraki iki yaz boyunca oğlum teyzeleriyle birlikteydi. İnanılmaz mutluydu, seviliyor, eğleniyordu.
   Kardeşlerimin okul zamanlarında ise mecburen anneannemiz bakmaya başladı bebeğime. Evi 45 km uzaklıkta olduğu için de bizde kalmak zorundaydı. Oğlum yine büyük bir sevgiyle büyütülüyor, ihtiyaçları hiç gocunmadan karşılanıyordu ama aynı evde olunca maalesef annemle bazı problemler yaşamaya başladık. Çünkü bizim kendi ev kurallarımız farklı, onun alışık olduğu kurallar farklıydı. O sonuçta yaşını başını almış olduğu için zamane annelerine göre öncelikleri değişebiliyordu. Mesela ev mutlaka düzenli olmalı, hatta etrafta hiç toz bile olmamalı, ütü birikmemeli, mutfak tezgahında hiç bulaşık olmamalı, vs şeklinde. Oysa ben zaten bebeğime doyamadan işe başlamıştım, işim çok ağırdı (fizyoterapist olduğum beden gücüyle çalışıyorum) ve eve bitmiş bir halde geliyordum, ayrıca benim için bebeğim, evimin düzenli olmasından daha öncelikliydi. Yaşadığımız bazı olumsuzluklar sebebiyle ev işleri için bir yardımcı da almıyorduk. Hal böyle olunca, yavaş yavaş gerilen ipler, araya giren başka bazı olaylar sebebiyle kopma noktasına geldi (ben bebeğim için sabır göstermesem, kopardı da). Sonuç olarak kendi anne-babanız bile olsa, evlendikten sonra aynı evin içinde kalmak çok başka bir olay.
   Bu teyze-anneanne şeklindeki döngü, oğlum 3,5 yaşına gelince son buldu. 3,5 yaşında kreşe başladı ve biz o zaman ilk defa, gerçekten çekirdek aile olduğumuzu anlayabildik. Kardeşlerimin ve her ne olursa olsun annemim hakkını asla inkar edemem, nankörlük edemem. Allah razı olsun onlardan.

   Aradan 8 yıl geçti, ben yeniden anne oldum. Ama bu kez kararlıydım, bebeğime kendim bakacaktım. Ayrıca artık kamuda çalışıyordum ve ücretsiz izin şansım vardı. Allah'a şükürler olsun, bu şansımı kullanmayı kısmet etti. Şimdi evde bebeğim ve oğlumla birlikteyim. Annelik asıl buymuş diyorum şimdi. İnsanın bebeğine kendi bakması, büyütmesi, tüm zamanını onunla geçirmesi çok başkaymış. Zaman zaman çok zorlanıyor da olsam çocuklarımın başında olmak inanılmaz güzel. İşe dönüş için biraz daha zamanım var. O sıralarda bebeğim 27 aylık falan olacak inşallah. O kreşe, ben işe... Tabi birkaç ay sonra hangi kreşi seçsem stresi basacak ama olsun.
 
   Gelelim işin karşılaştırma kısmına...
 Şunu söylemeliyim ki, birinci dereceden akraba bile olsa, bebeğe annenin bakması, her ihtiyaç duyduğu anda annesini yanında bulması çok çok farklı. Bunu çok net görebiliyorum. Büyük oğlum ve bebeğim arasında özgüven bakımından çok fark var. Büyük oğlum her ne kadar teyzeleriyle çok mutlu da olsa, anneden ayrı olma durumunu çaresizce kabul ettiğini ve ona verilen sevgi sayesinde anneyi her an görmeden mutlu olmaya alıştığını anladım. Yani buruk bir mutluluk... Dolayısıyla bu özgüvenini etkiliyor. O nedenle de, bebeğim abisinden çok daha atılgan, daha tuttuğunu koparan bir yapıya sahip.
 Her an yanında olduğum için bebeğimin gece uykuları daha düzenli (saat anlamında).
 Etkinliklerimiz zamana yayarak yapıyoruz.
 Bebeğimin zihinsel ve motor gelişimine ön ayak olmaktan çok, yeterli vaktim olduğu için onun potansiyeline tanıklık ve "ihtiyaç duyduğu anda" rehberlik edebiliyorum.

   Özetle, "bana göre" bebeğe bakacak kişiler konusunda sıralama 1-Anne, 2-Teyze-hala, 3-Anneanne-babaanne, 4-Bakıcı şeklinde olmalı.

   Keşke gebelik izni, doğum izni, vs konularda tatmin edici düzenlemeler yapılsa da bu konuları konuşmaya hiç gerek duymasak. Ama ne yazık ki, ilk 6 ay sadece anne sütü derken, bebek 3 aylık olduğunda doğum izninin bittiği bir saçmalığın içindeyiz.

Şu karikatürü de eklemeden geçemeyeceğim. Gördüğümde çok gülmüştüm, hala da bakar bakar gülerim :)))


Not: Yazım hatalarını kontrol edemeden yayınladığım için özür diliyorum. Artık, bilgisayar başında geçirebildiğim vakit iyice azaldı.