bebeğimi büyütürken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bebeğimi büyütürken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2017 Pazartesi

KREŞE BAŞLADI OĞLUM


   Geçtiğimiz Ağustos ayında işe başlamadan önce düşüncem, oğlumu kreşe alıştırıp ondan sonra işe dönmekti. Kafamda da kreş konusunda net bir seçim vardı. Zira büyük oğlumu da oraya göndermiştim ve aldığım hizmetten çok memnun kalmıştım. Fakat vakit yaklaştıkça eşim bir başka kreş konusunda ısrarcı olmaya başladı. Ki o "diğeri" benim alternatif olarak düşüneceğim bir yer değildi. Aslında yaşadığım yerde ismi en çok anılan, herkesin en çok memnun kaldığı iki kreşten biri orası ama yıllar önce, gördüğüm bir şey yüzünden "o" alternatifi düşünmemeye karar vermiştim. Şöyle ki; büyük oğlumu kreşe başlatma,seçim yapma sürecindeydik yine. Bu bahsettiğim "diğer" kreşin servisini gördüm. Arkada minicik çocuklar vardı ve servis şoförü direksiyon başında sigara içiyordu. Aman Allah'ım, sigara benim en hassas olduğum konulardan biriydi. Üstelik de bu bir kreş servisiydi. Kısacası bu gördüğüm, benim için kabul edilebilir bir durum değildi. Benim kafamdaki kreş imajı, aşçısından şoförüne kadar her şeyiyle çocuklara karşı olan hassasiyetlerini belli eden, çocuk sağlığından ve psikolojisinden anlayan bir yerdi. Burası benim seçeneklerim arasında olmaktan o andan itibaren çıkmıştı (bu arada, çocuk gelişimi öğretmeni bir arkadaşımla konuştum-yine o dönemde-. Kızını bahsettiğim bu yere vermişti. Sebebini sorduğumda, yaşadığımız yerin en lüks kreşi olduğu için tercih ettiğini söylemişti. Yani eğitim durumu ve alanı ne olursa bakış açıları ve hassasiyetler farklı olabiliyor).
   Velhasıl-ı kelam, eşimin ısrarı sonucu, belki de ben abartıyorumdur, belki bir şeyleri değiştirmişlerdir diye düşünerek, görüşmek için "diğer" kreşe gittik. Evet, içime sinmedi. Sebeplerim:
- Bina çok merdivenliydi. Yemekhane bodrum katta,miniklerin sınıfı ikinci katta ve yatakhane üçüncü katta. Yani küçük yaş grubu 2. kattan bodrum katına yemek için iniyor, ardından yemek sonrası uyku için 3. kata çıkıyor. Merdivenler de çok dik üstelik. Bu benim için büyük bir eksiydi. Çünkü bina yerleşimi küçük yaş grubuna uyarlanabilir. En azından yatakhane ve sınıf-serbest etkinlik odası gibi alanlar yemekhaneye yakın konumlandırılabilir. Gördüğüm kadarıyla uğraşmamışlar.
- Kreş sahibesiyle rahat iletişim kuramadım. Daha doğrusu karşısında kendimi ifade ederken güçlük çektim, çünkü kendimi sınava girmiş gibi hissettim. Benim için rahatlık önemliydi.
- Kreş sahibi bayan,yaptığı işle bize lütufta bulunuyormuş gibi hitap ediyordu (ben o hitap tarzından ne özel hayatımda ne de iş hayatımda hiç hoşlanmam ve kullanmam da). Halbuki ben çocuğumun sağlıklı ve iyi şartlarda bakılması için kendi paramla hizmet satın almak istiyordum. Eşim bu tavırları fark etmemişti. Erkekler daha sonuç odaklılar çünkü, süreci pek umursamıyorlar. Ama ben ayrıntıcıyımdır, ince eler sık dokurum. Sonra ona durumu anlattığımda bana hak verdi, kendisi fark etmediği için de şaşırdı :)
- Kreş sahibi bayan, sürekli kendi yaptığı işi övme çabasındaydı. Çocuklara yedirdikleri yoğurdu kendileri mayalıyormuş, her gün mutlaka kendi hazırladıkları kemik suyuyla yaptıkları bir çorba çeşidi oluyormuş, vs. Ama benim aradığım asıl şey bu değildi. Evet ev yapımı yiyecek-içecek sunmaları iyi bir şey olabilir ama bunlar çocuğu mutlu edecek şeyler değil.
- Fiyat konuşurken "benim fiyatım şudur, çocuk buraya geldiği gün parayı alıyorum" şeklinde ticari ağızla konuştu. Benim derdim para da değildi. Oranın parayla dönecek, işleri parayla yürüyecek bir yer olduğunu biliyorum. Kaldı ki kamuya atanana kadar 10 yıl özel sektörde çalıştım. İşlerin nasıl yürüdüğünü ve iletişimin ne kadar önemli olduğunu çok iyi bilirim. Dolayısıyla fiyat konuşurken kullanılan üslup o olmamalı bana göre.
- Kreşe gelen çocukları evlerine gönderirken hepsini tek tek öpüp "seni seviyorum" diyerek gönderiyordu. Ama sözleriyle ifade ettiği şeyi içinde hissetmediği çok net görülüyordu.
- "Alışma sürecinde nasıl bir yol izliyorsunuz" diye sordum. İlk görüşmede cevabı şuydu: "Üç gün, 20'şer dakika anneyle birlikte sınıfta oluyor. Sonra zaten ortamı sevmeye başlıyor ve annesi sınıftan çıksa bile sonra gelip onu alacağını anlıyor. Böylece kreş ortamını kabulleniyor." Evet,bu mantıksız bir şey değildi ama her çocuk için de aynı uygulama yapılamazdı. Ya benim çocuğumun alışma süreci üç günden uzun olursa veya 20 dk yetmezse? Zaten bu konuda da ikinci görüşmemizde U dönüşü yaptı. Aşağıda yazacağım onu da.
- Kreş yönetmeliğinin değiştiğini, o nedenle oğlum 30 ayını doldurmadan önce alamayacaklarını söyledi. Çünkü programları buna uygun değildi (daha doğrusu bu kısmı görüşmenin başında konuştuk. Yukarıda yazdığım ayrıntılara da 30 ayını doldurduktan sonra kreşe başlayacak diye düşünerek girdik). Evet mevcut ayına uygun program uygulayan yerler de vardı ama hiç biri benim alternatif olarak düşüneceğim kriterlere sahip değildi.
   Neticede rotamız belli olmuştu. 30 aylık olana kadar anneanne desteğine başvuracaktık ve sonrasında kreş maceramız başlayacaktı. Ama eşimin bilmediği bir şey vardı ki, ben o görüşmede zaten "diğer" kreşi kafamdan silmiştim ve 30 aylığa kadar olan süreçte istediğim yer için kendisini ikna etmeye karar vermiştim :))

   Bu süre içinde ben sürekli içimin rahat olmadığını, gördüğüm ve hissettiğim olumsuzlukları, çocuğumuzu nasıl etkileyebileceğini falan anlatıp durdum eşime. Hiç birini uydurmuyordum, hepsi gerçekti. Duruma, açık aramak üzere bakmıyordum. Ama çocuğum ve benim için en iyisi olmadığı da gün gibi ortadaydı. Derken eşim de en sonunda beni anladı, hak verdi. Son bir kez benim açımdan bakabilmek için kreş sahibesiyle görüşmek istedi. İşte ikinci görüşmemizde olanlar:

- Bize daha önce verdiği fiyattan 100 tl daha fazla bir fiyat söyledi. Biz önceki konuştuğumuz şeyi hatırlattığımızda "böyle söylemiş olmam mümkün değil, zaten bu sene şu öğrencimi şu fiyata kaydettim, şu şu öğrencilerimiz ikiz oldukları halde kardeş indirimiyle birlikte şu fiyata aldım" gibi şeyler söyledi. Bu açıklamaları yaparken çocukların isimlerini bizzat zikrediyordu. İsim konusunu neden özellikle belirttiğimi altta yazacağım.
- Beğenilen bir yer olduklarını anlatabilmek için ve benim çalıştığım kurumu da bildiği için, bizim şube müdürlerimizden birinin çocuğunun da oraya geldiğini söyledi. Kim olduğunu sorduğumda "bizde çocuklarımızın ismini bir başkasına vermek kesinlikle yasaktır. Öğretmenlerimiz bile, biriyle konuşurken şu isimde bir öğrencimiz var falan diyemezler" dedi. Halbuki biraz önce paradan bahsederken tek tek çocuk isimlerini zikreden kendisiydi. Dolayısıyla verdiği cevap, kendince prensipleri olduğunu vurgularken aslında kendini yalanlamaktan öteye geçemedi. Ayrıca veliler çocuklarını almaya geldiğinde zaten kapıda hem çocukların isimlerini öğreniyor hem de birbirlerini görüyorlar.
- Benim için asıl vurucu nokta: Oğlumun alışma sürecinde izleyecekleri yolu tekrar sordum, iyi ki sormuşum. İşte verdiği cevap: "Çocuğun karakterini, beğenilerini, yeme-içme alışkanlığını, vs anlatan bir mektup yazacaksın. İlk gün getirince kapıdan çocuğu bize atacaksın ve gideceksin". Lafa bakın lafa. Şu an yazarken bile sinirleniyorum. Yahu bu bayan yılların kreş işletmecisi yılların! Üstelik çok tutulan, beğenilen bir kreşin sahibesi. Çocuk psikolojisinden en çok anlamasını bekleyeceğim kişi. Hadi o anlamıyor, diğer veliler de mi bu uygulamanın saçmalığına bir şey demiyor. "Çocuğu atıp gitmek" nasıl cüretkar bir ifade. Benim çocuğumu, öyle bağırıp ağlayarak, gözü yaşlı bırakmamı kendi çirkin ifadesiyle ATMAMI nasıl bekleyebilir! Evet, bu benim kesinlikle kabul etmeyeceğim bir şeydi. Benim istediğim, oğlumun gönlü kırılarak, çaresizlikten bir şeyleri kabullenmesi asla değildi. İstiyordum ki severek, benimseyerek, güle oynaya kabullensin, gidip gelsin. Anlayacağınız, zaten baştan belli olan kararıma eşim de katıldı, gözlerimizle anlaştık, kibarca teşekkür ederek çıktık kreşten. Zira orada gereksiz tartışmaya girmenin bir anlamı yoktu. Demek ki benim hassasiyetlerimle diğer velilerin hassasiyetleri aynı değildi. Ve o bayan da yaptığının doğru olduğuna inanıyordu. Yoksa bu kadar rahat ve kendinden emin bir şekilde ifade edemezdi bunları.

   Çıktık ve doğruca benim istediğim kreşe gittik. İçeri girince bir oh çektim "işte benim istediğim samimiyet ve ortam" diyerek. Ama maalesef hiç boş yerleri yoktu (neden daha önce haber vermediğimiz konusunda ufak çaplı da bir fırça yedik kreş sahibesinden:)). O an ağlamak istedim. Çünkü annem gitmişti, oğlumu kreşe alıştırma süreci için kullandığım iznim de bitmek üzereydi. Kreş sahibesi, yakın zamanda bir kontenjanlarının açılma ihtimali olduğunu söyledi. O durumda bize hemen haber vereceği konusunda sözleşerek ayrıldık. Aslına bakarsanız fiyat konusuna bile girmedik. Çocukları kreşe nasıl alıştırdıklarını, çocuklara nasıl davrandıklarını, vs yakinen biliyordum çünkü. O konularda içim çok rahat olduğu için o ayrıntılara da girme gereği duymadım.

   "Diğer" kreşten söylenenleri anneme anlatınca o bile üzüldü, "o şekilde çocuk mu alıştırılırmış, ben onu evde hiç ağlatmıyorum. biraz daha bakarım, öyle yollanmaz" dedi.
   2-3 hafta kadar daha annem baktı oğluma. Bu arada ben de sürekli artık biraz büyüdüğü için yakında oyun okuluna gideceğini (kreş ifadesi belki itici gelir diye oyun okulu demeyi tercih ediyoruz), orada öğretmenleri ve arkadaşlarıyla birlikte şarkılar söyleyeceğini, oyunlar oynayacağını, uyku vaktinde yatıp uyuyacağını, vs anlatıp durdum ki bu fikre alışsın. Derken kreşten gelen telefonla havalara uçtum. Ve 2 Ocak'ta kreş maceramız başladı.
   Benim iznim bittiği için alışma dönemini annemin yardımıyla atlattık. İlk gün 3 saat kaldılar kreşte. Oğlum sınıfta annemin yanından ayrılmamış, sadece yapılanları izlemiş. İkinci gün yine üç saat kaldılar. Ama sınıfa girdikten bir süre sonra annem dışarı çıkmış, oğlum pek itiraz etmemiş. Üçüncü gün ise öğretmeni oğlumu da içine alan 3 kişilik bir grup oluşturmuş, bu grubu oyunlarla yavaş yavaş sınıfın kalanına dahil etmişler. İşte asıl doğru olan bu. Ağlayan çocuğu atıp gitmek değil yani. Bu kez öğle yemeğinden sonra geçtiler eve. Ve 4. gün, annem kreşin kapısından öğretmenine teslim etmiş oğlumu. Oğlum biraz mırın kırın etmiş ama sonunda "görüşürüz anneanne" diyerek gitmiş sınıfa. Böylece tam gün olayına da başlamış olduk.


   Bugün kreşe başlayalı 21 gün oluyor. Geçen Cuma günü herkesle birlikte oğlum da karne aldı. Ama bu onun için hiçbir şey ifade etmiyor, ne olduğunu bilmiyor henüz çünkü. Fakat benim için öyle büyük bir anlamı var ki. Çalışan anneler bilir, anlar beni. Nasıl olacak, istediğim kreş olacak mı, rahatça alışacak mı, vs diye geçen uykusuz gecelerimin ödülü bu karne çünkü.
   Şimdi her akşam oğlumu öperek ve "seni seviyorum" diyerek yollayan, kalan tüm enerjisiyle ve güler yüzlü bir şekilde "hoş geldiniz, nasılsınız" diye soran bir düzenin tadını çıkarıyorum elhamdülillah.

   Olumsuz şeyler olma ihtimali yok mu, elbette var. Her sabah dualarla en güzele emanet ederek bırakıyoruz oğlumuzu kreşe. Geçen gün bir arkadaşı oğlumun elini ısırmış mesela. Ama sadece denemiş belli. Diş izi değil de çok hafif bir kızarıklık vardı çünkü. Benim oğlum da bir başka arkadaşının saçını çekmiş, kendisi söyledi. Onu da tahmin edebiliyorum, saç çekmek dediği hafifçe tutup asılmaktır mesela. Ama böyle şeyleri, birbirlerine gerçek bir zarar vermedikleri sürece pek de önemsemiyorum açıkçası. "Aman benim çocuğuma dokundu, ay çocuğumu itti, ters baktı" havasında bir anne değilim. Çünkü biliyorum ki hepsi çok küçük ve bir şekilde deneyerek birbirleriyle iletişim kurmayı öğrenmeye çalışıyorlar. Öğretmenlerinin gözetiminde, doğru bir rehberlik ve bilinçli bir ebeveyn tutumuyla da öğrenecekler mutlaka. Birbirlerinden gördükleri her şeyi taklit edip, doğruyu yanlışı ayırt edecekler zamanla. Oğlum şimdi her gün yeni bir bağırma yöntemi öğrenip geliyor eve. Gelince de istediği bir şey için o gün çocuklardan yeni gördüğü bağırma şeklini deniyor. Deneyecek tabi. Ama ben bunu dikkate alıp o şekilde istediğini verirsem işte o zaman kalıcı olup huy haline gelir. Bu durumda benim oğlum için en doğru yöntem olan "önce doğrusunu anlatıp ardından davranışı sönmeye bırakmak" şeklinde bir yol izliyorum.


   Sonuç olarak, birlikte yaşamak her ne kadar zor olsa da, annemin desteği olmadan, birkaç aylık bakım sürecini ve kreşe alışma dönemini atlatmamız pek mümkün olamayacaktı. Çok şükür bizi sıkıntıda bırakmadı, Allah razı olsun ondan.

Eğer "diğer" kreşe verseydim oğlumu, bence şu karikatürdeki gibi düşünürdü :)


Herkese mutlu, huzurlu, sağlıklı ve tüm sorunların en güzel ve çabuk şekilde hallolduğu günler dilerim.



.


 

12 Aralık 2016 Pazartesi

MEMEDEN AYRILMA SÜRECİMİZ

   Son zamanlarda öyle tatsızım ki... Canım ülkemde patlamalar, şehitler, tecavüzler,çocuk istimarları... Ne yana baksak, hangi kanalı açsak, hangi sohbet ortamında bulunsak konu bunlar. Her ne kadar uzun zamandır televizyon izlemiyor olsam da sosyal medyadan gündemi an be an takip etmek mümkün.

 Henüz kreş sorununu halledemediğim için oğluma bir süre daha annemin bakması mecburiyeti, böyle olunca geçmişin, yılların birikmişliğinin iyice omuzlarıma çökmesi gibi etkenler de eklenince blog yazmak bana çok boş iş gibi görünmeye başladı çoğu zaman. Ama sonra mantıklı düşününce de diyorum ki zaten bu şerefsizliği yapanların, hainlerin, düşmanların istediği de bu değil mi? Bizi korkutup sindirmek, hayata küstürmek, umutlarımızı çalmak ve hedeflerine ulaşmak. Şu anda da mantıklı düşündüğüm anlardan birinde olduğum için yazmaya karar verdim. Zira bunca hengamenin içinde hala birbirimize destek olmak, deneyimlerimizi paylaşmak, yardımcı olmak zorundayız. Hatta her zamankinden daha fazla destek olmalıyız artık birbirimize.

  Konuya dönecek olursam... Gebeliğe karar vermeden önce, ikinci bebeğimi en az 6 ay süreyle sadece anne sütüyle beslemek ve en az iki yaşına kadar emzirmeye devam etmek konusunda son derece kararlıydım. Çünkü büyük oğlumu emzirememiş olmanın psikolojik sıkıntısını ve oğlum açısından da sağlıkla ilgili sıkıntısını yeterince çekmiştim. O nedenle bebeğim doğduğu günden itibaren anne sütüyle beslemeye başladım. Kuvözde kaldığı bir gecelik ayrılığımız haricinde mama ve biberon vermedim. Kendisi de bu konuda oldukça inatçıydı. Gece- gündüz, istediği her an meme dışında hiç bir sakinleştirme yöntemini kabul etmiyordu. Buna emzik de dahil. Bu nedenle, her ne kadar istemesem de geceleri sabaha kadar memede kalmayı alışkanlık haline getirmişti. Bir hafta öncesine kadar da her gece aynı şekilde devam etti (ben yanındayken gündüz uykuları da böyleydi tabi). Memede uyuyunca memede uyanmak istiyordu.Hem ona hem bana eziyet olan bölük pörçük uykular, uykusuzluğun verdiği yorgunluk ve öfke, halsizlik, vs benim açımdan iyice dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. İnternetten çok araştırma yaptım onu üzmeden nasıl uzaklaştırabilirim diye. Kimisi memeye salça sürmüş, kimisi pat diye emzirmekten vazgeçip ağlama krizlerine katlanmış, kimisi bebeğini birkaç gece güvendiği birine bırakıp ayrı kalarak uzaklaştırmış, kimisi sabır taşı kullanarak kendiliğinden bırakmasını sağlamış, vs. Ağlatmak, tiksindirmek, ümidini kesmek bizim için uygun çözümler değildi. O nedenle önce konuşup oğlumu ikna ederek, başarısız olursam da sabır taşıyla kediliğinden bırakmasını sağlamak bana en mantıklı gelen yöntemler oldu. Birkaç hafta boyunca konuşarak ikna etmeye çalıştım ama maalesef kabullenmedi. Sabır taşını da yaşadığım yerde tüm aktarlara sordum, bulamadım. Bu arada yavaş yavaş fark ettirmeden uzaklaştırmaya başlamıştım aslında. Şöyle ki, (baş etmesi daha kolay olsun diye ilk denemeyi gündüz uykusunda yaptım) uyutmadan önce en fazla 5 dk kadar emzirip sonra ayağımda sallayarak uyutmaya başladım. Memede uyumasına izin vermedim. Bu böyle 1 hafta devam etti. Buna alıştıktan sonra, yani ertesi hafta, kafamda çakan şimşek beni mutfağa yönlendirdi. Sirke, evet sirke kullanmak geldi aklıma. Sirke sürüp ondan sonra emzirmeye başladım (yine gündüz uykusuydu). Önce birkaç saniye emdi, tadından hiç rahatsız olmadı. Ama sonra kokusundan rahatsız olunca "anne meme kötü olmuş bence" dedi,kendi isteğiyle kapattı. Ardından yine ayağımda sallayarak uyuttum. Gece d aynı şekilde sirke kullandım, sorun yaşamadan uyudu. Denemenin ikinci gününde, ben,acaba psikolojisi etkileniyor mu, üzgün mü, yoksunluk çekiyor mu diye oğlumu sürekli gözlemledim. Gündüz sorun yaşamazken gece ağlama krizi tuttu. "Anne meme istiyorum, çok istiyorum" diyerek ağladı. Demek ki ne kadar belli etmese de içten içe üzülüyor, özlem çekiyordu. E kolay değil tabi, 2,5 yıllık alışkanlık. Sığındığı limandan ayrılıyordu sonuçta. Ağlamasına dayanamayıp çok az emzirebileceğimi, sonra hemen bırakıp uyumasını istediğimi söyledim. İtiraz etmedi. 1 dk emip uyudu. Sonraki günlerde ise hiç istemedi. Böylece, 2,5 yıllık anne sütü olayımız bitmiş oldu. İtiraf edeyim ki, ben hala deli gibi emzirmek istiyorum, emzirmeyi çok seviyorum çünkü. Ama bu işin geri dönüşü yok artık. Dediğim gibi, bu konu ikimizi de yıpratmaya başlamıştı artık.

   Not: Sabır taşının diğer adı aloe vera taşıymış. Sarı sabır taşı da deniyormuş. Islatıpmemeye sürünce hafif buruk bir tat verdiği için zamanla bebeğin hoşuna gitmemeye başlıyor ve kendiliğinden, yıpranmadan emmeyi terk ediyormuş. 
     
            Ben sütten kesme sonrası yaşanan bazı sıkıntıları (şişlik, ağrı gibi) hiç yaşamadım. Sanırım bu sütümün zaten iyice azalmış olmasından kaynaklanıyordu. 

            Bir de eklemeden geçemeyeceğim bir konu var: Bir haftadır inanılmaz gergin ve öfkeliydim. Yukarıda belirttiğim gibi halledilememiş kreş sorunu, annemle bir arada yaşamanın zorluğu ve bunun bir süre daha devam etmesi gerekliliği yanında emzirmemenin bana da verdiği özlem duygusu ve hormonal değişiklik de bunda etkili oldu sanırım. Ama şükürler olsun bu hafta daha iyiyim. 

           Tam 30 ay 2 gün oğlumu emzirmeyi nasip eden rabbime şükürler olsun.

Ekleme: Yazmayı unuttuğum bir denemem daha var. Memeden kesme sürecine başlamadan önce bebeğime meme yerine koyabileceği başka bir şey sunarak emmeyi kendiliğinden bıraktırmak istemiştim. Bu nedenle yatmadan önce biberonla bir miktar süt içirmeye, buna alıştırmaya çalıştım. Ama olmadı. Benim biberonun ne olduğunu bilmeyen oğlum,biberondan süt içmeyi beceremedi. Ağzına süt geldiğinde şaşırdı, sonra bunu oyuna çevirdi. Ama bir türlü alışamadı gerçek işlevine. Bu yöntem, yani meme yerine başka bir şey koyma denemesi bize işe yaramadı. Belki sizin işinize yarar.
         

2 Kasım 2016 Çarşamba

VAKİTSİZLİK BÖYLE BİR ŞEY

   Aslında yazımın başlığı için bir çok alternatif düşündüm. "İşe dönüş", "vicdan azabı", "hala memeden kesemedim", "hala uykusuzum" ya da "imdaaat!" gibi. Ama aylar sonra ilk kez bilgisayarı elime alınca başlık düşünmek bile vakit kaybı olacaktı. Eeee işte vakitsizlik böyle bir şey.

   En son yazımı haziranda yazmışım. Bu zamana kadar neler yaptım?
Öncelikle BURADA bahsettiğim düğün hazırlıklarını tamamladık ve hayırlısıyla düğünümüzü atlattık. Çok eğlendik,çok yorulduk. Fırsat olduğunda düğün hazırlıkları ile ilgili daha geniş bir post yazarım inşALLAH. Alışveriş listesi (içinde gereksiz hiç bir şeyin olmadığı), el emeği hazırlıklar, gelinlik seçimi, vs geniş kapsamlı bir postun, düğün hazırlığı yapanlar için faydalı olacağın inanıyorum. Bu arada küçük bir tatil de yapmış olduk. 3 yıldır gitmediğimiz Sinop'u çoook özlemişiz, hasret giderdik.

   Düğün sonrası işbaşı yaptım. Aslında planım, işe dönmeden önce oğlumu kreşe başlatmaktı. Ama maalesef bu olamadı. Aralık ayında başlayacak inşALLAH. Kafamda bakıcı düşüncesi de olmadığı için (büyük oğlumda yaşadığım bakıcı deneyimini BURADA bahsetmiştim) mecburen annemden 3 ay süre için oğluma bakmasını rica etmek zorunda kaldık. Bu da pek taraftar olmadığım bir şeydi ama ücretsiz iznimi sonuna kadar kullanmıştım, yıllık iznimi kullansam zaten yetmezdi (ayrıca yıllık iznimi kreşe başlama döneminde kullanmak istiyordum). Yani başka alternatifimiz yoktu. Evet annemin hakkını ödeyemem, evet o bakmam deseydi çok çaresiz kalacaktım ama böylesi de çok zor. Her neyse, oğlum için ve Allah'ın izniyle kısıtlı bir zaman için o zorluğa katlanırım.
   İşe başladığım özellikle ilk gün çok vicdan azabı çektim. Çocuklarımı terk etmiş gibi hissettim kendimi. Ve evimi de çok özledim. Evde olduğum 1,5 yıl içinde fark ettim ki BENİM BİR EVİM VARMIŞ. 2002 den beri bilfiil çalışma hayatının içinde olunca bunu hiç fark etmemişim. O zamana kadar ev benim için sadece yemek yediğim ve uyuduğum bir otelden farksızmış. Ve eğer özel sektörde çalışıyor olsaydım işe geri dönmezdim. Ama devlet kadrosunda olduğum için ve buna ulaşmak da hiç kolay olmadığı için nankörlük edemezdim. Her neyse, iş konusundaki fikirlerim değişmedi ama bu fikirle çalışmaya alıştım.

     Hala çalışma hayatı, ev işleri, çocuklar, kendi ihtiyaçlarım,eşimle olan iletişimim arasında bir denge kurmaya çalışıyorum. Oğlum kreşe başladığında bu çok daha kolay olacak sanırım.

   Ev işi konusunda beni en çok zorlayan şey çamaşır ve ütü. Hem sevmiyorum ütü yapmayı, hem de vakit ayırmam çok zor oluyor.

   Çamaşır kurutma makinesi almaya karar verdim bir de.Böylece hem çamaşır asma derdim kalmayacak, hem ütüm azalacak hem de büyük oğlumda ve bende olan alerjik riniti hafifletecek.

   Hafta içi günlerimin döngüsü şöyle: En geç 6:30 kalkış,  7:30 a kadar kahvaltı ve hazırlanma, en geç 7:40 ta evden çıkış, akşam 17:00 a kadar çalışma, vakit kaybı olmasın diye markete bile uğramadan eve dönüş, çocuklarımla hasret giderme, küçük oğlumla oyun, büyük oğlumla sohbet ve günün değerlendirilmesi, akşam yemeği hazırlama ve yemek aşaması, mutfağın toplanması,yeniden çocuklarla vakit geçirme, çocukların uyku vakti. Niyetim onlar uyuduktan sonra bir kahve içmek, kitap okumak (artık ders çalışmak),eşimle sohbet etmek, birlikte bir film izleyebilmek. Ama hangisini yapabiliyorum,elbete hiç birini. Çünkü hala memeyi bırakmamakta direten ve uykuları kabus olan küçük olan küçük oğlum hiç birine izin vermiyor. Bu durum beni artık iyice sıkmaya başladı. Konuşarak ikna olmuyor, ağlatarak unutturmayı da ben istemiyorum. Onun psikolojisini bozmadan memeden kesmek için araştırmalarımda bulabildiğim, benim oğlum ve bizim durumumuz için uygun olan tek yol sabır taşıyla kendi kendine bırakmasını sağlamak ama buradaki aktarlarda da onu bulamıyorum. Sıkıştım kaldım. Kasım sonunda açıköğretim vizeleri var ve ben ders çalışamıyorum.
 Açıköğretim demişken, aslında fizyoterapistim ama açıköğretim adaleti de bitirdim.Bu yıl da DGS ile açıköğretim İşletme Fak.ne yerleştim. Çalışabilirsem okuyacağım inşallah.

   Ciddi anlamda vakit sorunu yaşıyorum şu anda. Bazen sorular geliyor (özellikle de ÖN SÜTÜN FAZLA GELMESİ ile alakalı. O soruları bile görmem bazen haftaları buluyor. Ama instagram da anlık paylaşım yapılabildiği, fazla vakit gerektirmediği için orada daha aktifim. İnstagram adresim de şu: @annelikindeksim

   Bu da böyle anlamsızca biten ve yazım hataları kontrol edilip düzeltilmeden yayınlanan bir yazı olsun. Kalın sağlıcakla...
 

31 Mart 2016 Perşembe

Çocukta Başlar - Damla ÇELİKTABAN

Annemin Kitaplığı , Facebook sayfasında paylaştı bu linki. Bana göre bir çoğumuzun yaptığı ve çocuklarımızın kişilik gelişimi üzerinde olumsuz etkileri olan ancak çoğumuzun hayat kosturmacasinda farkına bile varamadığımız, küçük görünen ama aslinda cok daha derin bazı yanlışları özetleyen bir yazı. Yazarın kalemine sağlık. Hepimize farkındalık kazandırması dileğiyle...

Çocukta Başlar

Not: Yukarıda linkini verdiğim Annemin Kitaplığı Facebook sayfasını ve BURADAKİ internet sitesini takip etmenizi şiddetle değil ama ısrarla tavsiye ediyorum. Çocuğa yaklaşım, öfke kontrolü, vs konularında ben de kendisinden oldukça faydalanıyorum.

8 Mart 2016 Salı

BEBEKLE EV AKTİVİTELERİ (İNCE MOTOR BECERİ VE KOORDİNASYON GELİŞİMİ İÇİN)


   Bu konuda yapılabilecek o kadar çok çalışma var ki. Gerek hazır materyallerle, gerek evde bulabileceğimiz materyallerle her şekilde küçük kas gelişimini desteklemek mümkün. Ben, çoğunluğu her evde bulunabilecek malzemelerle bir kaç örnek vermek istiyorum:

- Mandallar: Plastik mandallar, bu iş için mükemmel. Kutuların kenarına, kağıtlara, çamaşır ipine, kitaplara, vs kısacası mümkün olan her yere mandal takıyoruz. Gerekirse ilk zamanlar sadece açıp kapatma şeklinde çalışın. Avuç içiyle veya parmakla... Çalıştıkça bebeğinizin kasları kuvvetlenecek, mandalı daha kolay açabilir hale gelecek. Açtığı mandalı gösterdiğiniz yere takıp çıkarırken el-göz koordinasyonu gelişecek. Renkli mandallarla, renklerine göre takıp çıkarma aktivitesi yaparak çalışmayı çeşitlendirebilirsiniz.

- Kağıt yırtma: El-göz koordinasyonunun gelişmesi ve parmak kaslarının kuvvetlenmesi için çok iyi bir çalışma. Müsvedde kağıtlarınızı kullanabilirsiniz. Başlangıçta kağıtları rastgele yırtarken, gelişme kaydettikçe, kağıtların üzerine çizdiğiniz şekilleri takip ederek yırtmasını isteyebilirsiniz. Kağıtları mümkün olduğunca küçük parçalar halinde yırtmasını isteyin. Yırtılan kağıtları bir poşet içinde biriktirip geri dönüşüme gönderebilirsiniz.

- Yırtılmış kağıt parçalarını bir tepsi içine koyun. Üfleyerek ilerletmesini isteyin. Bu çalışma hem dudak çevresi, hem yanak, hem de solunum kaslarının gelişimini sağlayacak. İleri aşamada, pipet kullanarak kağıtlara üfleyebilirsiniz.

- Üfleme çalışmasını, elinizde yuvarlayıp top haline getirdiğiniz alüminyum folyo parçalarıyla da yapabilirsiniz. Hatta topları oluştururken bırakın birkaç parça da bebeğiniz yapmaya çalışsın.

- Yırtılmış kağıt parçalarını boş bir şişeye doldurun. El-göz koordinasyonu için çok iyi bir çalışma.

- Plastik bir şişeye taş doldurun. Sivri kenarlı olmayan taşları kullanın. Eliyle ve sonra da kaşık kullanarak denemesini isteyin. Bu arada attığınız her taşı sayarak sayı çalışması da yapmış olursunuz. Renkli taş kullanıyorsanız "kırmızı taşı at, mavi taşı at" şeklinde renk çalışması da yapabilirsiniz.

- Oyun hamuruyla oynatın. Daha önce tarifini verdiğim ev yapımı oyun hamuru benim kullandığım. İnternette başka tarifler de var. Veya güvendiğiniz bir markanın ürününü hazır olarak da alabilirsiniz. Bebeğiniz küçük merdaneyle hamuru açsın, kalıpları üzerine bastırsın, hamuru avucunda yuvarlasın, parmaklarını içine batırsın, iki parmağıyla hamuru küçük parçalara ayırsın, vs. İnanılmaz faydalı bir çalışma.

- Parmaklarla adımlama: Parmaklarla merdiven tırmanıyormuş gibi yapın. Bunun için mesela abaküs kullanabilirsiniz. Abaküsün çubukları merdiven basamağı olacak yani. Bebeğinizin minik parmakları için de uygun aralıklı basamaklar ayrıca.
- Bul-tak oyuncaklar: 
- Plastik çiviler: Önceleri rastgele tutturabildiği yere takıp, parmağıyla üstüne bastırıp sabitlerken ilerleyen zamanlarda sizin gösterdiğiniz deliğe takmasını isteyerek parmak kasları ve el-göz koordinasyonu çalışmış olursunuz. 




- Köpük tabak (ben marketten aldığımız meyvelerin köpük tabaklarını hiç atmam. Yıkayıp bu aktivite için kullanırım) ve kürdanlar: Plastik çivilere alternatif olarak kullanılabilir. Kürdanları tabağa takıp çıkaracak. Deliklerden ip geçirme çalışmasıyla da çeşitlendirilebilir.Tabak iyice kullanılmaz hale geldiğinde de onu yırtıp küçük parçalara ayıracak, parçaları tek tek plastik şişenin içine dolduracak. Hem kas kuvvetini hem el-göz koordinasyonunu geliştirici bir çalışma. Ayrıca sürtünme yoluyla elektriklendirdiğiniz plastik bir materyali bu parçalara yaklaştırıp çekmesini sağlayarak da çalışmaya eğlence katmış olursunuz. 

-Koordinasyon materyalleri:
Genel olarak fiyatları biraz yüksek. Evde kullanılması şart olan şeyler değil ama alabiliyorsanız bebeğiniz bunlarla çalışırken daha çok eğlenecektir.








- Beceri küpü:


   Özel eğitimde çalışırken tepe tepe kullandığım bir materyal. Her yüzünde farklı çalışmalar var. Fermuar, kemer, düğme, çıtçıt, vs. Hem küçük parmak kaslarını çok güzel çalıştırıyor hem de günlük yaşam becerileri için iyi bir hazırlık oluyor. Hazır alınabileceği gibi evde de yapılabilir. Ben bebeğim için kendim yapacağım. Sert karton kutu hariç diğer malzemelerim var (hazır olanların içinde sert sünger var). Tabi bunun için özel bir materyal kullanmak zorunda değiliz. Giydiğiniz kıyafetleri de kullanabilirsiniz ama böyle bir malzeme, çalışmayı eğlenceli hale getiriyor.

   - Şişe kapağı açıp kapatma: Bu da koordinasyon için çok iyi bir çalışma. 

- Kasenin içine koyulmuş boncuk, taş, vs yi iki parmağını kullanarak tek tek kaseden alma. Aldığı materyali şişenin içine atabilir. 

- Kalem, boya, vs ile karalama yapma. Büyük bir defter kullanırsanız bebeğinizin çabuk sıkılmasını da önlemiş olursunuz. Küçük alandan sıkılıyorlar çünkü.

   Yapılabilecek çalışmalar tamamen hayal gücümüze bağlı. Eminim sizler de bebeğinizin yaşına uygun birçok fikir üretebilirsiniz.
   
    Ben büyük oğlumla çok fazla aktivite yapmıştım. Hatta o kadar ki, işten kalan vakitlerim, ona annelik yapmaktan çok öğretmenlik yapmakla geçmiş, çok sonra fark ettim maalesef. Şimdi küçük oğluma da yukarıda saydığım gibi çalışmalar sunuyorum ama asla ısrarcı olmuyorum. En fazla 5 dakika dikkatini veriyor, sonrasında yine haylazlık peşine düşüyor. Ama artık olgunlaştım, hiç takmıyorum kafama. Çalışmalara istediği kadar katılır, istemezse katılmaz. Onun seçim hakkına saygı duyuyor, anneliğimin daha çok farkında olarak ona sevgimi sunmaya çalışıyorum. Öğretmeni değil annesi olduğumu hissettirmeye çalışıyorum. 

Not: Hangi aktiviteyi yaparsanız yapın, bebeğinizi kesinlikle bir an bile materyallerle yalnız bırakmayın. Bahsettiğim çalışmalar küçük parçalarla yapılıyor ve bebekler de kaşla göz arasında her şeyi ağızlarına atıveriyorlar. Aman dikkat.
   
   Huzur ve sevgi dolu günler...

4 Mart 2016 Cuma

İÇİM ACIYOR, BEBEĞİM YANDI

   Çarşamba akşamı başımıza geldi bu olay. Bebeğim oyuncaklarıyla oynuyordu. Ne zaman yanıma geldi anlamadım, birkaç salise içinde oyuncağını bırakıp yanıma gelmişti. Hemen kahveme baktığını fark ettim. O sırada oğlum mu elini uzatıp kahveyi devirdi, yoksa ben onu engellemeye çalışırken mi devrildi bilmiyorum, hatırlamıyorum. Ama bir fincan kahve yavrumun üzerine döküldü. Anında üzerini çıkarıp soğuk suyun altına tuttum bebeğimi. Yavrum nasıl da dooos dooos diye bağırıyordu. Dooos bebeğime göre soğuk demek. Onun sesi, kendi çığlıklarım hala kulağımda yankılanıyor. Bu sırada büyük oğlum da şoka girmiş bir halde kıpırdamadan, konuşmadan öylece kalakalmıştı. Bir taraftan eşimi arayıp hemen çağırdım. Şehrin bir ucundan eve gelmesi sadece 3 dakika falan sürdü. Nasıl geldiğini açıkçası kendisi de hatırlamıyor. O gelene kadar iki kez daha soğuk suya tuttum yanık bölgesini ve üzerine şeker serptim. Bebeğimi hemen havluya sarıp hastaneye gittik. Acil doktoru baktı, yüzeysel yanık, korkmayın dedi. Aslında ben de derin olmadığını biliyordum ama paniğimin nedeni var engelleyemiyorum. Postun sonuna yazacağım.
   Karnında, uyluğunda ve azıcık da kolunda vardı yanık yer. Karnında 50 kuruş büyüklüğünde iki yerin derisi ben üzerini çıkarırken kalkmıştı zaten. Soğuk suya tutup tutmadığımı sordu doktor. Tuttuğumu söyleyince de çok iyi yapmışsın dedi. Pansuman sırasında bebeğim korktuğu için çok ağladı, ağrısı yoktu, soğuk su ve şeker almıştı ağrıyı. Bandaj yapıldı. Daha sonra her gün pansumana geleceksiniz dendi, birkaç krem ve ilaç verildi, evimize döndük. Eve dönünce bebeğime ağrı kesici verdim, emzirip uyuttum. Tabi yaşadığı acı, şok ve korkunun etkisiyle bölük pörçük, ağlamalarla birlikte olan bir uykuydu. Bense gece boyunca yarasını korumak, sürekli kontrol etmek için neredeyse gözümü kırpmadım.

   Normalde kendi şartlarım içerisinde (evde ayrı bir yardımcım yok, temizlik, yemek, bulaşık, çocukların her türlü ihtiyacı, oyunları vs ile ben ilgileniyorum) son derece dikkatli bir anneyim. Ama buna rağmen bu olay geldi başımıza. Yanlışım var mıydı, o an dikkatsizlik mi yaptım, sürekli kafamda dönüp duran sorular. Ama hayır ben yine de dikkatli davranıyordum. Sadece bebeğim çok hızlı davranmış, gözümü sadece bir an için üzerinden çekmemi fırsat bilmiş ve fincanıma doğru atak yapmıştı. Yani bazen ne yaparsanız yapın olacak olanın önüne geçilmiyor. İşte bu kader noktası. Tüm çabalara rağmen engelleyemediğimiz şeylerin vuku bulduğu nokta. Keşke olmasaydı, keşke yavrumun canı acımasaydı. Ama oldu. Çok daha büyük bir hasarımız olmadığı için Allah'ıma şükrediyorum.

   Şu an bebeğimin hiç ağrısı yok şükürler olsun. Yaramazlıklara aynen devam. Hatta görünüşe göre psikolojik olarak da bir iz kalmamış gibi. Pansumanını da hastanede yaptırmak yerine evde kendim yapacağım. Çünkü kendisine yabancı birinin dokunması onu korkutuyor, ayrıca hastanede kullandıkları kremler de bize verdikleriyle aynıymış, sordum. Dolayısıyla bebeğimi her gün ayrı ayrı korkutmaya gerek yok. Yarasının izi de kalmayacak Allah'ın izniyle. Geçip gidecek, ama benim aklımda ve kalbimde hep bir izi duracak. Ben çocuklarımla ilgili her türlü tedbiri, elimden gelenin en iyisiyle aldığıma inanıyorum ve onları Allah'a emanet ediyorum. Bütün yavrularımız Allah'a emanet.

   Not: 1- Normalde haşlanma tarzı yanıklarda kıyafet çıkarılmadan direk suyun altına tutulur. Bu hem yanma olayını sonlandırmak için vakit kaybolmasın, hem de kıyafete yapışmış deri varsa, o kalkarken etrafına da zarar vermesin diye. Ama ben o noktada, panikle hata yaptım ve önce kıyafetlerini çıkardım. Gerçi banyoya koşarken yaptım bunu ama yine de suya ulaşmak için daha hızlı davranabilirdim.
            2- Hafif yanıklarda, yumurta akı mucizevi bir etki gösteriyor, bunu biliyordum. Ama o an, yumurta akı aklıma gelmesine rağmen dolaptan yumurtayı alıp, kırıp da akını yanık bölgesine sürmeyi bir türlü toparlayamadım kafamda. Tam bir akıl tutulması yaşadım.
            3- Hafif yanıklarda şekeri yanık bölgesine serpip birazcık ıslattığınızda, hızlı bir şekilde ağrıyı alıyor. Prof. Dr. Canan KARATAY bir ara bir programda, şekerin ilk keşfedildiği dönemlerde uyuşturucu olarak kullanıldığını söylemişti. Sanırım o etkisini burada da görüyoruz. Yalnız şeker serptikten sonra herhangi bir şekilde sürtünmeye neden olup, bölgeyi iyice tahriş etmemeye özen göstermek gerekiyor.
            4- Yumurta akı ve şekeri sadece yüzeysel yanıklarda kullanabiliriz. Derin yanıklarda, sağlık hizmetine ulaşana kadar, suyla müdahale dışında herhangi bir işlem kesinlikle yapılmamalı.
Dermatoloji Uzm. Dr. Emine Özge AYABAKAN'ın yumurta akıyla ilgili buradaki  makalesini okumanızı öneririm.

   Benim yanık konusundaki paniğim taa 1985 yılına dayanır. Kardeşim o zaman 15 aylıktı. Tabi annelik bilinci, tedbirler, vs o dönemde, şimdiki kadar derin değildi. Akşam biz odada otururken kardeşim mutfağa geçmiş, ocağın üzerinde duran ve içinde yeni demlenmiş olan çayın bulunduğu çaydanlığı ocağın üzerinden çekmişti. Biz çığlık sesiyle mutfakta bulduk kendimizi. Kardeşim çok kötü şekilde yanmıştı. Ayrıntısını, görüntüyü anlatmayı yüreğim kaldırmıyor. Annem hemen lavaboda soğuk suyun altına tuttu, üzerine bir tüp yanık merhemi boşalttı (evde her zaman bulundururdu). Hastaneye yetiştirdiler. Kardeşim uzun süre hastanede tedavi gördü, ardından ameliyatlar geçirdi. Çok zor zamanlardı bizim için. O gün, o akşam ve sonrasında yıllarca yaşadığımız üzüntü asla unutulur gibi değil. O yüzden, en ufak bir yanık vakası, ailemdeki herkesin aklını başından almaya yetiyor.
 
   Sanırım içimi dökmeye ihtiyacım vardı çarşamba akşamından beri. Belki de o yüzden yazdım bunu, bilmiyorum. Cümleleri de zor toparlıyorum zaten hala. Tedbirlerimizi almayı unutmayalım. Tüm yavrular Allah'a emanet.          

1 Mart 2016 Salı

SADELEŞMELİ ŞU HAYATTA

 

   Hem içeride, hem dışarıda... Hem ruhen, hem bedenen... Hem madden, hem manen...
 
   Önce içindekilerle, içinde kalmışlarla hesaplaşmalı belki. Sıkıntılarını tek tek eleyip, bertaraf edip geçmişe gömmeli. Yoksa, onlar bizi bertaraf ediyor zira.
   Öfkesini dindirmeli, çözmeli. Bastırmadan ama. Kızdığında, tam olarak neye kızdığını düşünerek başlayabilir mesela. Onu düşünürken zaten sakinleşiyor insan. Ben sakinleşiyorum en azından. Ve çoğu zaman aslında kızılacak bir şey olmadığını da görüyorum. Belki öfkemizin galip geleceği zamanlar da olacak ama sayısı git gide azalacak.
 
   Ardından, yaşayamadığı küçük mutlulukların peşine düşmeli. Onları gün yüzüne çıkarıp vücuda getirmeli. Tek tek, küçük küçük. Belki baharı koklayarak, belki kırlarda yürüyerek, çiçekler toplayıp uçurtma uçurarak, belki sadece bir klasik müzik eşliğinde gözlerini kapatıp uzanarak... Her neyse o yapamadığımız ve yaptığımızda bizi mutlu edeceğine inandığımız, şimdi tam vakti. Ve eğer hala o küçük mutlulukları yakalamaya çalışmıyorsak, hanlar hamamlar satın alsak da mutlu olamayacağız. Bak, baharın ilk günü bitti bile.
 
   Sonra yavaş yavaş etrafa açılmalı. Etrafını saran insanların sayısını azaltmalı, kendine nefes alacak alan açmalı. Üzen, kaba davranan, ince düşünmeyen, çıkar peşinde koşan, bencil, tek taraflı faydalanma amacında olan; anneliğine-babalığına, insanlığına, evine, eşyalarına, temizliğine-pisliğine, dağınıklığına-düzenine laf eden; arabanı değiştirdiğinde mesela "ne gerek vardı" deyip de gözünü devirerek bakan, yeni ayakkabını görüp üzerine basarak hayırlı olsun diyen, içine attığın derdini fark etmeyen... kim varsa hepsini uzaklaştırmalı. Faydası olmayanın kalabalığına da gerek yok. Zira aile yetiyor insana. Huzurlu, mutlu bir aile ve belki bir-iki tane de "DOST". Fazlası kuru gürültü, baş ağrısı, iç sıkıntısı yapar.



   Eşyalara da el atmalı. Mesela "MİSAFİRLİK" diye bir şey kalmamalı evlerde. En güzel eşyaları kullanmak için bizden ve ailemizden daha aziz misafir mi olur; evimizin ve eşyalarımızın tadını çıkarmak en çok bizim hakkımız değil mi? En güzel koltuklarda biz oturmalıyız, en güzel tabakları bardakları biz kullanmalıyız; en güzel gümüş takımlar, en güzel masa örtüleri aile sofralarımızda ve bizim için yer almalı.
   Vitrinleri de kaldırmalıyız mesela. Kime, neyi sergileyip gösteriyoruz ki! Kitaplık koymalıyız yerlerine. Çocuklarımızın ulaşabileceği, bazen tozunu alırken oflayıp puflayacağımız, ama her daim ufkumuzu açacak, ruhumuzu besleyecek kitaplarla dolu bir kitaplık.

   Yaşanmışlık, canlılık kokmalı evlerimiz. Bal dök yala kıvamında, Barbie bebek evlerinde oturabilmek için bugünümüzü kaçırmamalıyız. Boş verin, öyle evlerin ıvır zıvırı, inciği cinciği çok oluyor, hep temizlik istiyor, hep zaman istiyor. Çocuklarımızın istediği zamandan daha mı kıymetli?

   Buzdolabında ziyan etmeden kullanabileceğimiz, tüketebileceğimiz kadar yiyecek, gardırobumuzda kalabalık yapmadan giyebileceğimiz kadar kıyafet, altımızda bizi zorda bırakmadan ayağımızı yerden kesecek bir araba, kışın sıcacık ısınabildiğimiz ve çocuklarımızın kahkahalarıyla -bazen kavgalarıyla- dolan evimiz, cebimizde bizi darda koymayacak kadar para varsa, Eyvallah... Bizden zengini yok.

   Huzur yanı başımızda. Biz farkında olduğumuz, kaçırmadan anı yaşadığımız sürece orada... Ama farkında değilsek taa Fizan'da...
 
   Haydi, gözlerimizi kapatıp, ciğerlerimizi misssss gibi bahar havasıyla doldurup şu anı yaşayalım, tadını çıkaralım. Beş dakika bile olsa kendi içimize dönebilelim. Çok iyi gelecek. Ve her nimet için, her bir hücremiz için, her lokmamız için, bugünümüz, bu anımız için şükretmeyi unutmayalım.

   Huzur, sağlık, bereket ve yaşama sevinciyle dopdolu günler bizim olsun.

Not: Biz bugünü kaçırmadık. Bir hastane macerasının ardından poğaçalarımızı alıp çocuklarımla parkta oturup baharı kokladık. Yorgundum ama eve dönüp onlara da kendime de bu fırsatı kaçırtamazdım. Sen de yapma bunu kendine.

22 Şubat 2016 Pazartesi

KIŞ HASTALIKLARINA BİTKİSEL ÇÖZÜMLERİMİZ

 
(görsel, afiliyemek.com'dan alıntı)
   Böyle bir yazı için geç mi kaldım, yoksa havanın değişmeye başladığı ve muhtemel hastalıkların yine kapıda beklediği şu günler tam da zamanı mıdır bilemedim. Neyse yazayım da dursun burada. Kış hastalıkları her kış var sonuçta.
 
   Biz bu seneye kadar, her sene eylül-ekim gibi grip aşısı yaptırıyorduk. Ama bu yıl aşılar hakkında öyle şeyler okudum ki, aşı yaptırmaktan vazgeçtik (herkesin tercihi, yorumu, görüşü ve zorunlulukları farklıdır tabi. Aşı yapılması elzem olan risk grupları da var sonuçta). Ayrıca çok severek ve güvenerek takip ettiğim sayın Prof. Ahmet Rasim KÜÇÜKUSTA'nın şuradaki yazısı da domuz gribi konusundaki endişelerimi bitirmeye ve aşı konusundaki kararımızla ilgili olarak içimizi rahatlatmaya yetti. Haliyle -aşı olalım ya da olmayalım- her yıl zaten uyguladığımız bir takım bitkisel kürleri bu yıl biraz daha fazla kullandık.
 
   Büyük küçük, evde hepimiz gripten nasibimizi aldık tabi. Benim dışımda herkes yatıp dinlenebilmişken ben maalesef hastalığı ayakta atlatmak zorunda kaldım. Daha doğrusu üzerinden neredeyse 1,5 ay da geçmiş olsa henüz atlatamamış olabilirim. Çünkü zaman zaman tekrar ortaya çıkan boğaz ağrısı ve hafif öksürüğüm var hala. Tabi uykusuzluk ve dinlenememek bunun en temel nedeni.
   Öncelikle ve büyük bir önemle belirteyim ki, aşağıda yazacaklarım, kişinin sağlık durumuna ve yaşına göre, şifa bulmaya çalışırken daha farklı problemlere sebep de olabilir. Bu yüzden öncelikle doktorunuza danışınız. Şeker hastaları, karaciğer sorunu olanlar, tansiyon rahatsızlığı bulunanlar, alerji hastaları ve 1 yaşını doldurmamış bebeklerde çok daha büyük hassasiyet isteyen bir konu bu.
 
   İşte hem beni ayakta tutan hem de ev halkının gribi kolay atlatmasını sağlayan kürlerimiz:
- Öncelikle, anne sütü alan bebeklerin buna devam etmesi şart. Onların en güzel ilacı bu ve bu sayede bebeğim gribi birkaç gün hafif ateş ve çok az da burun akıntısıyla atlattı.
- 1 er çay kaşığı toz halinde tarçın, karabiber, zencefil ve zerdeçalı 3-4 kaşık doğal bala karıştırıyorum. Büyük oğluma bir yemek kaşığı (10 yaş) ve küçük oğluma yarım tatlı kaşığı (şu an 21 aylık) olmak üzere, günde iki üç kez, üstüne birkaç damla limon sıkarak veriyorum. Karışımın içindekiler hem bağışıklığı güçlendiriyor hem de öksürüğe iyi geliyor. Daha doğrusu etkin öksürük sağlayıp balgam atmayı kolaylaştırıyor. Zaten solunum yollarıyla ilgili hastalıklarda öksürüğü kesmemek gerektiğini herkes biliyordur sanırım.
- Aynı baharatları yoğurt veya kefire ekleyerek de tükettiğimiz oluyor.
- Çörekotlu zeytinyağıyla, kim hastaysa, sırtını ve göğsünü ovalayarak yağlayıp üzerine havlu koyuyorum ve gece o şekilde yatırıyorum. Çörekotlu zeytinyağı şöyle hazırlanıyor: bir yemek kaşığı kadar çörekotu tavada çok hafif kavrulur (kesinlikle fazla değil, pişmeyecek yani).  Ardından ahşap bir havanda dövülerek ezilir veya öğütücüden geçirilebilir. Cam bir kavanoza hakiki zeytinyağı koyulup ezilmiş çörek otu eklenir, kapağı kapatılır. Mümkünse serin bir yerde ve ışık almayacak şekilde bekletilmesi daha iyi olur. Bu karışım çok uzun sure kullanılabilir.
- Bitkisel çaylarla vücut direncini artırmaya çalışıyorum:

(görsel, gurmerehberi.com'dan alınmıştır)

 Ihlamuru eşimin alerjisi nedeniyle ve ada çayını da daha önce geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle kullanamıyoruz. Bunların yerine taze zencefil, hibiskus (tiroit rahatsızlığı olanların kullanması sakıncalı), kuşburnu, papatya, tarçın, karanfil, tane karabiber, kekik (dikkat, tansiyonu yükseltebilir), limon, elma, ayva, portakal kabuğu, nar kabuğu alternatiflerinden seçerek bir bitki çayı demleyip, altını kapatmaya yakın iki uç diş sarımsak veya dörde bölünmüş bir baş kuru soğanı ekliyorum. Balla tatlandırarak günde iki bardak tüketiyoruz (bebeğime, yarım çay bardağı çayı sulandırarak bir çay bardağına tamamlayıp öyle veriyorum).
- Karbonatlı veya sirkeli ılık suyla gargara yapıyoruz (kesinlikle yutulmayacak).
- Bol bol çorba tüketiyoruz: Tavuk çorbası, tarhana, vs. Bol limon ve tüketebilenler için bol pul biber eşliğinde (özellikle boğazı ağrıyanlar için blendırdan geçirilmiş çorbalar çok iyi oluyor)
- Protein ağırlıklı besleniyoruz.
- Bol yeşillikli, soğan ve sarımsaklı, bol limonlu salatalar tüketiyoruz.
- Bir kaseye koyduğum kaynar suyun içine bir iki yemek kaşığı lavanta atıp odalarda bulundurarak havayı mikroplardan arındırmaya çalışıyorum.


- Yatmadan önce bir soğanı, kabuğunu soymadan ikiye kesip bir tabak içinde baş ucumuza koyuyorum. O soğanı da sabah çöpe atıyorum.
- Günde üç dört kez serum fizyolojik kullanarak geniz yolunu steril tutmaya çalışıyoruz.
- Hastanın ateşi yüksek değilse, sıcağa yakın bir duş aldırmak da iyi geliyor. Hem toksin atılmış oluyor hem de banyo buharının etkisiyle burun açılıyor.
- Özellikle de geniz yolu tıkalıysa, gece yatarken, sırtı iki üç yastıkla destekleyerek yüksek bir yatış pozisyonu sağlıyoruz.
- Bunların dışında, geniz yolunu açık tutarak kulakta sıvı birikmesini engelleyen bir sprey de kullanıyoruz ancak bu tıbbi ilaç olduğu için adını buraya yazamıyorum.

   * Soğuk algınlığı/grip varsa ballı süt tüketmiyoruz. Balgamı koyulaştırdığı için daha çok rahatsız ettiğini okumuştum. Ben de bunun doğru olduğunu oğlumda defalarca yaşayarak gördüm.
 
   Bizim şifa kaynaklarımız bunlar. İlaç gibi hızlı iyileşme sağlamayan ama vücuda destek olup bağışıklığı kuvvetlendirerek vücudumuzun savaşmasına şans tanıyan yöntemler hepsi de.

   Sağlık ve afiyetle dolu günler dilerim.

21 Şubat 2016 Pazar

2 YAŞ SENDROMU VE ÖFKE KONTROLÜ

   İki yaş sendromu şöyledir böyledir diye anlatacak, ahkam kesecek değilim. O işin uzmanları zaten tanımını yapıyorlar. Ama kısaca, çocuğun kendi varlığını ve kişiliğini ispatlamaya çalıştığı, gelişimin doğal parçası olan bir süreç diyelim. Bebeklerde görülen büyüme ataklarından birisi bana göre.
 
   Büyük oğlumda böyle bir dönemimiz olmadı. Ya da ben çalıştığım için fark etmedim. Ama genelde sakin bir çocuktu. Ağlama nöbeti şeklinde iki olayını hatırlıyorum: Birincisinde gerçekten kendini çaresiz hissettiğini ve stres içinde olduğunu hissettim. Kucağıma alıp sarıldım, öptüm, sırtını sıvazlayarak bir sure öylece bekledim ve gerçekten ise yaradı. Oğlum sakinleşti. Çünkü yalnız olmadığını, kötü hissettiği anda ona destek olduğumuzu anlamıştı. Evet, büyümek onlar için de sıkıntılı bir süreç. Düşünsenize, çevrede bilmedikleri binlerce olay, kişi, eşya, renk, şekil, gürültü, vs var ve onlar bunu öğrenmeye, anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyorlar, çok fazla uyarana maruz kalıyorlar. Ve bu onlar için zaman zaman içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor. Çok stresli olmaları normal değil mi?
 İkinci ağlama olayında ise onun bunu sadece benim tahammül sınırımı zorlamak için yaptığından adım gibi emindim. Olayın öncesinde gözüm üzerindeydi. Herhangi bir stres, endişe, vs durumu yoktu. Böyle olunca bir anda yalandan ağlamaya başlamasına kanmadım tabi. "Şu an bunu dinlemek istemiyorum, lütfen git ve koridorda ağla" dedim. Tam koridora doğru giderken sustu, geri döndü ve "yok ben pazartesi ağlayacağım" dedi dili döndüğünce :) Aradan yıllar geçti, ne demek istediğini hala çözebilmiş değilim :)
 Bunun dışında, çok hırçınlaştığı bir dönem olmuştu. Ama o dönem eşim yurt dışındaydı, oğlum babasını özlüyordu ve bu hırçınlık da özlemini ifade etme şekliydi. Neyse ki eşim kısa surede geldi ve hırçınlık olayımız da çözülmüş oldu.
 İşte büyük oğlumla yaşadığımız iki yaş sendromu bundan ibaret.

   Şimdi 21 aylık oğlumla, bu sendromun ne demek olduğunu anlıyorum. Biliyorum ki o sadece kendi varlığını, kişiliğini, seçimler yapabileceğini, özgür olabileceğini ispat etmeye çalışıyor. Biliyorum ki o da stres altında. Biliyorum ki bu dönem geçici ve ben o büyüdüğünde bu anlarını bile çok özleyeceğim. Ama bu anları yaşarken tahammül etmek, sakin davranmak, sabırlı olmak gerçekten çok zor. Mesela dün akşam avizeyi almak için ağladı. Bunun mümkün olmadığını anlattım tabi. Bir sure daha ağladı ve sustu. 15 dakikada hazır olabilecek kahvaltıyı hazırlamam, onun istekleri ve dikkat çekme çabaları, bağırmaları ve ağlamaları, tehlikeli tırmanışlar yapması (buzdolabı, masa, koltuk tepesi,vs) nedeniyle bir saate uzuyor. Pencereye tırmanıp açmak için mücadele ediyor, pijamalarını çıkarıp çıplak dolaşıyor veya bazen kaban-bere-eldivenle duruyor evin içinde. Yatakta mikser, blendır ve elektrik süpürgesine sarılarak uyuduğumuz günleri de yazmadan geçemeyeceğim. Bunlar sadece birkaç örnek. Bazı istekleri çok masumca, tolere edilebilir şeyler ama bazıları gerçekten sıkıntı yaratıyor. Ben çok da sakin bir yapıya sahip biri olmadığımdan, durumu yönetmekte inanılmaz  zorlandığım zamanlar oluyor. Böyle zamanlarda kızdığım da oluyor, yaptığım işi bırakıp tamamen o ana  odaklandığım ve durumu kontrol altına aldığım da... Kızdığım zaman inanılmaz üzülüyorum, vicdan azabı çekiyorum. Çünkü aslında buna hiç hakkım olmadığını, kızmanın ikimize de bir şey kazandırmadığını, işleri iyice karıştırdığını ve bebeğimin korkmasına neden olduğunu biliyorum. Ayrıca öfkeli yaklaşım,çocuklarda daha da hırçınlaşmaya-inatlaşmaya neden oluyor ve sorunlarla başa çıkmanın yolu bağırıp çağırmakmış gibi algılıyorlar. Çünkü bizlerden o şekilde görüyorlar.
(İnternetten alıntı)

Neyse ki sık olan bir şey değil. Hiç olmaması için de uğraşıyorum tabi. Ve eğer ona kızdıysam ikimiz de sakinleşince sarılıp, öpüp özür diliyorum. Hatalı  davrandığımı belirtip, kendisinin de istediği şeyi ağlamadan ifade edebileceğini anlatıyorum. Tabi şimdilik beni pek anladığını söyleyemem. Sadece sakin olduğumu, onu hala sevdiğimi ve onu dinlemeye hazır olduğumu hissediyor. Bu bile yeterli bence.
 Ayrıca blogger annelerin bu konudaki deneyimlerini okumak hem yalnız  olmadığımı anlayıp rahatlamamı, hem de çözüm  tüyolarından bizim için uygun alternatifler bulmamı sağlıyor. Aslında iki yaş sendromu sendromu için yapılacak çok da fazla bir şey yok. Sakin kalmak çoğu zaman tek çözüm.

  (turkagram.com)

   Bu arada sakin bir  kişiliğim olmadığını söylemiştim. Elbette bunun için, çocukluğumdan gelen ve çok geçerli sebeplerim var. Ancak bu, çocuklarımı hırpalama hakkı vermiyor bana, hırpalamıyorum da zaten. Ama hırçın anlarım olduğu ve öfke kontrolünde zorlandığım gerçeğini de inkar edemem (üstelik bebeğimin kalitesiz uyku süreci bunu iyice zorlaştırıyor). Bu konuda, kendi içsel yolculuğum ve kişisel gelişim sürecimde (geliştim demiyorum, zaten kişisel gelişim, sonu olan bir şey değil. Hayat boyu devam eden bir olay) çok faydalandığım bazı başvuru kaynakları var:

- Aykut OĞUT - Evrenden Torpilim Var:

- Metin HARA - Yol:

- Doğan CÜCELOĞLU - Tüm kitapları hazine değerinde bence

- Adem GÜNEŞ - Tüm kitapları, radyo programları, makaleleri (radyo programlarına ve diğer yazılarına www.ademgunes.com 'dan ulaşabilirsiniz)

- Annemin Kitaplığı - öfke kontrolü yazı dizisi (inanılmaz faydasını gördüm. Sevgili Şule Seda AY konunun uzmanı değil ama çocuğunun dilinden, ruhundan iyi anlayan bir anne ve deneyimlerini çok güzel bir şekilde ifade ediyor blogunda)

- Harvey KARP - Mahallenin En Mutlu Bebeği, Mahallenin En Mutlu Yumurcağı

                

 Tüm bunlar bana göre her anne babanın okuması gereken şeyler. Gerçekten iyi geliyor. Sakinleşmenin yollarını öğreniyor ve büyük oğluma da öğretiyorum. Hatta meyvelerini toplamaya çoktan başladık. Benim buna zaten ihtiyacım vardı. Oğlum da, zorlu ve mücadele gerektiren şu hayatta, ileride nasıl sakin kalması gerektiğini, aslında hayatta şükredilmesi gereken çok fazla şey olduğunu ve bütün bunların mutluluk sebebi olduğunu öğreniyor. Bebeğim büyüyüp bizi daha iyi anlamaya başladığında aynı şeyleri ona da öğreteceğim.
 Öfkeli anlarımızda uyguladığımız bazı şeyler:
- Derin nefes almak.
- İçinden ona, yirmiye, otuza... Ne kadar gerekiyorsa saymak.
- Ayrı bir odada sakinleşene kadar yalnız kalmak.
- Resim, mandala, kitap okuma gibi bir aktiviteye yönelmek.
- Pencereyi açıp temiz havayı solumak.
- Açık havada yürüyüş yapmak
.
.
.
 Herkes kendine uygun bir yöntem bulacaktır.
   Ayrıca her sabah şükür egzersizi yapmak, hayatımızdaki minik mutlulukların farkına varmamızı  sağlıyor ve böylece günümüz daha mutlu ve daha sakin geçiyor.

   Ben okumaya, araştırmaya, kendi içsel yolculuğuma devam ediyorum, edeceğim.

   Herkese sakin, huzurlu, mutlu günler dilerim.

 

15 Şubat 2016 Pazartesi

TİROİDİT (TİROİT İLTİHABI)

   Tiroidit, kelime anlamı olarak tiroit iltihabı demek. Bakteri, virüs, ototimmünite, vs nedenlerle tiroit bezinde iltihap oluşabiliyor. Araştırmalarım sırasında, iltihabın kaynağına göre yapılmış birkaç ayrı sınıflandırmaya rastladım:
- Akut tiroidit (bakteriyel kaynaklı)
- Subakut tiroidit (viral kaynaklı)
- Haşimato tiroiditi (otoimmün)
- Doğum sonrası tiroidit (Genellikle doğumdan 4 ay kadar sonra ortaya çıkıyormuş. Bendeki başlangıcı da tam 4 ay sonraya denk geliyor) gibi...
 Benimki hangi kategoriye giriyor, onu çözemedim. Çünkü hem doğum sonrasına denk geldi, hem de o dönemde üst solunum yolu enfeksiyonu ayrıca da mastit geçirdim (ya da tiroidit belirtileri nedeniyle bana öyle gibi geldi, bilemiyorum, muamma). Ancak neye bağlı olursa olsun, her hastalık gibi, bunun da altında yatan asıl sebep stres.

   Genel olarak rahatsızlığın bendeki etkileri şöyle oldu:
- Aşırı, krize varan sinirlilik hali (uykusuzluk ve yorgunluğa bağladım).
- Duygusal gelgitler, sürekli ve yoğun depresyon hali, buna bağlı mutsuzluk ve umutsuzluk (ben bunları postpartum depresyona bağlamıştım o dönem. Hatta rofesyonel destek almaya karar vermiştim. Hayatımda hiç o şiddette bir bunalım yaşamamıştım çünkü).
- Ateş, aşırı halsizlik (O kadar kendimde değildim ki, kız kardeşimin nişanına zor gittim, her şeye rağmen iyi görünmek için çabaladım. Ama yine de nişanı çok net hatırlayamıyorum).
- Fobiler (Bende sosyal fobi şeklinde kendini gösterdi. Evden dışarı çıkmak, sosyal bir ortama girmek beni inanılmaz korkutuyordu).
- Aşırı iştah ve buna rağmen kilo kaybı (Bunları tamamen emzirmeye bağladım. O kadar çok yiyordum ki. Buna rağmen 3-4 haftada 7-8 kg verdim).
- Saç, kaş ve kirpikte çok yoğun dökülme (saçlarım tutam tutam ellerime geliyordu. Kaş ve kirpiklerim ciddi şekilde azalmıştı).
- Aşırı su içme isteği (her gün yaklaşık 5 litre su ve ayrıca 7-8 bardak rezene çayı içiyordum).
- Bacağın ön yüzünde kaşıntı (bu belirtiyi sadece tek bir kaynakta okudum. Ve inanılmaz şekilde benim açımdan tipik bir belirtiydi. Çünkü bacağımın ön yüzünde kızarıklık, morluk, şişlik ya da başka herhangi bir değişiklik olmadığı halde gece-gündüz dayanılmaz ve sürekli bir kaşıntı vardı).
- Çarpıntı
- Titreme
- Halüsinasyon görme (uykusuzluğa bağlamıştım)
 Bunlar bendeki belirtiler. bunların dışında tiroidit, regl düzenliğine veya tamamen kesilmesine sebep olabiliyormuş.

   Bendeki durumu ilk olarak jinekoloğum farketti. Kontrol için hastaneye gittim. Genel tahliller yapıldı ve TSH değerimin düşük olduğunu gördük. Bizi bir dahiliye uzmanına yönlendirdi.
 Vakit kaybetmeden dahiliye uzmanına muayene oldum. Ultrason, kan testi gibi tetkiklerden sonra teşhis koydu. Bu hastalığın ömür boyu benimle gelmeyeceğini, birkaç aylık ilaç tedavisiyle geçeceğini söyledi. Tiroidit ve çarpıntı için iki ilaç verdi. 3-4 ay sonra kontrole gittiğimde kan değerlerim normale dönmeye başlamıştı. Bu aralar yine gitmem gerekiyor. Umarım sorunum tamamen düzelmiştir.  

   Kısacası, kendinizde, yukarıda belirttiğim sorunların birkaçını gözlemliyorsanız(hatta sorun olmasa bile doğumdan birkaç ay sonra mutlaka) ihmal etmeden bir doktora başvurun. Zira tiroit tüm metabolizmadan sorumlu olduğu için kalp yetmezliğine varana kadar birçok kalıcı soruna sebep olabiliyor. Ben doktora gitmek için geç bile kalmıştım. Çünkü dediğim gibi, yaşadığım her soruna sebep olabilecek başka etmenler de vardı. Tiroidit aklımın ucundan bile geçmedi.

   Sağlıklı, sevgi dolu günler dilerim.

YÜRÜTEÇ KULLANIMI DOĞRU MU YANLIŞ MI?

   Zaman zaman ailelerin hayatını kolaylaştırıyor olması ve daha çok, bebeğin daha çabuk yürümesini sağlayacağına dair inanış nedeniyle eskiden beri kullanılagelen aletlerdir yürüteçler. Piyasada çok fazla çeşitte fiyatta ürün bulmak mümkün.
   
   Öncelikle belirteyim ki büyük oğlumda yürüteç kullandım ama küçük oğlumda kullanmadım.  Büyük oğlumda kullandım, çünkü mesleğim nedeniyle (fizyoterapistim) artılarını-eksilerini tartabiliyor, risklerini tahmin edebiliyordum. Oğlumu sürekli gözlemliyor, oluşabilecek en ufak bir olumsuzluğa karşı (fiziksel ve motor gelişim açısından)her an tetikte bekliyordum. 
 Küçük oğlumda ise ücretsiz izin kullandığım için (hala izindeyim) zaten her an başındaydım. Onun gelişimine müdahalede bulunmadan, doğal akışına bırakarak ve keyifle izlemeyi tercih ettim (büyük oğlumda buna zamanım olmadığı için çok üzgünüm). Dolayısıyla yürüteç kullanmayı istemedim. 
 Her iki durumu da deneyimlediğim için, ikisi arasında rahatlıkla karşılaştırma yapabiliyorum. Şöyle ki (bu farklar, yürüteci en fazla yarım saat olacak şekilde kısa sürelerle kullandığımız halde oluştu);
- Büyük oğlum, yürümeye başladığı dönemlerde ve sonrasında da bir süre boyunca parmak uçlarına basarak yürüdü.
- İki oğlumun yürüme dengeleri arasında fark var. Küçük olan çok daha dengeli bir şekilde yürümeye başladı.
- Büyük oğlum, ayakta durma ve ilerleme olayını önceden keşfettiği için emeklemeye ihtiyaç duymadı. Buna bağlı olarak da kol kaslarının kuvveti kardeşine nazaran daha az. Tenis kursundaki hocası da aynı şeyi gözlemledi hatta. 
Bunların hiç biri tolere edilemeyecek, giderilemeyecek ve ömür boyu kalıcı farklar değil tabi. Ha, ben dediğim gibi mesleğim gereği sürekli gözlem halinde olduğum için kalıcı problemlerin oluşmasına izin vermedim. Elbette yürütece bağlı birtakım kalıcı sorunlar da ortaya çıkabilir:
- Skolyoz (omurgada eğrilik)
- Kifoz (kamburluk) 
- Erkek çocuklarda testislere baskı nedeniyle oluşabilecek problemler 
- Kalça eklemi gelişiminde bozukluk
- Ayak deformiteleri, vs.

   Yürüteç kullanımı, bunlar dışında, güvenlik açısından da riskler taşır. Vurma, çarpma, yukarı uzanıp üzerine bir cisim düşürmek suretiyle yaralanma, vs. 
   
   Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, eğer yürüteç kullanmaya karar verirseniz lütfen aşağıdaki noktalara çok dikkat edin:
- (Bana göre) 6. aydan önce (bebeğinizin 6. ayı bitmeden önce) yürüteç kullanmayın.
- Kullandığınız yürütecin kaliteli malzemeden üretilmiş olmasına, tekerleklerinin de yeterince sağlam olmasına dikkat edin.
- Yürüteç yüksekliğinin bebeğinize uygun olduğundan emin olun, değilse gerekli ayarlamayı yapın.
- Bebeğiniz yürüteç içinde 15 dakikadan fazla tutmayın. Bu süreyi, belki bir kahve içip rahatlamak için değerlendirebilirsiniz. Sonuçta anne de olsak insan üstü yaratıklar değiliz ve hepimizin küçük molalara ihtiyacı var.
- Bebeğiniz yürüteçteyken odanın kapısını kapalı tutun, eviniz merdivenliyse güvenlik kapısı kullanın.
- Masa, TV ünitesi gibi, bebeğinizin uzanabileceği yerlerde örtü ve obje bulundurmayın. 
- Mobilyaların köşelerini koruyucu aparatlarla kapatın. 
- Prizlerinize koruyucu takın.
- Kabloları ortadan kaldırın.
- Yerde, yürütecin takılıp devrileceği hiç bir şey olmamasına dikkat edin.
- Mutfakta, yemek pişirmek için ocağın arka gözünü kullanın.
- Bebeğinizin uzanacağı çekmece ve dolaplarda kesici-delici alet, ilaç, temizlik kimyasalları, poşet, vs bulundurmayın (poşetler de bebeklerin boğulmasına sebep olabilir).
- Yerlerin ıslak olmadığından emin olun (kayıp düşmeye sebep olabilir).
- Kitaplık, tv gibi devrilme riski olan eşyalarınızı duvara sabitleyin.
- Halıların kenarında takılıp düşmeye sebep olabilecek kıvrılmaların olmadığına emin olun.
- Bebeğiniz hastaysa, ateşliyse, aşı olduysa yürüteci bir süre kullanmayın. 
- Son olarak, hepsinden önemlisi, bebeğiniz yürüteçteyken gözünüzü üzerinden ayırmayın.
   Tüm bu şartlar sağlandığında bile, bence rahatlamaya ihtiyaç duyduğunuz anlarda, yanına tehlike arzetmeyen oyuncaklar vererek bebeğinizi oyun parkı içine koymak çok daha güvenli bir çözüm.
   Eğer yürüteci, bebeğin daha erken yürümesini sağlamak için kullanacaksanız ben bu konuda da pek katkısı olduğunu düşünmüyorum. Aksine bebek, yürüteçte ağırlığının tamamını taşımadığı ve bu da kas gelişimini yavaşlatacağı için geciktirme ihtimali bile var. 

   Kısacası, yürüteç kullanımı, saydığım kriterlere uyulması halinde zararsız, ama aynı zamanda da gereksiz bana göre. Yukarıda da belirttiğim gibi, eğer kendim büyütme imkanı bulsaydım büyük oğlumda da yürüteç kullanmayı tercih etmezdim. 

   Bu konudaki benim tecrübe, bilgi ve gözlemlerim bu şekilde. Elbette ki konunun otoritesi değilim. Karar verecek olan sizsiniz. Umarım bu süreçte sizlere yardımım dokunur.
   Sevgiyle kalın.

8 Şubat 2016 Pazartesi

İKİ ÇOCUKLU HAYATA ADAPTASYON

   
   Hamile kaldığımda bir söz duymuştum: Bir çocuk hiç çocuk, iki çocuk çok çocuk... demişlerdi. Sıradan, yurdum insanının alışılagelmiş korkutma isteğiyle yoğurulmuş, zaman zaman gerçekten zor olan bir durumu anlatmak için kullanılan abartı bir söz bence. Evet bazen ciddi anlamda zorlanıyorum, ev işlerine yetişme çabam yok zaten ama çocuklarımın istek ve ihtiyaçlarına yetişemediğim çok zaman oluyor. Ama sonuçta insanım. Bir de çocuklarımı nasıl "çok" diye nitelerim yahu! Topu topu iki tane, Allahım sağlık, mutluluk, huzur nasip etsin, bizi birbirimizden ayırmasın inşallah.
   Peki ben her daim "amaaan yetişemezsem ne olacak sanki, insanım sonuçta" modunda mıydım? Asla öyle değildim. Büyük oğlumda annelik yaptığımı zannederek kendimi yırtarcasına öğretmenlik yapmışım. O kadar ki, 3,5 yaşında kreşe başladığında ana-ara renkler, geometrik şekiller, hayvanlar, taşıtlar, meve-sebzeler, boya çeşitlerinin kullanımı, vs her şeyi zaten bilir vaziyetteydi. O yüzden kreşe alışmakta hiç zorlanmadı, hiç bir zaman da sorun çıkarmadı. Ve açıkçası bu nedenle kreş ona sadece sosyal bir ortam oldu.

   İkinci kez anne olduğumda, oğlum 2. sınıfa gidiyordu. Gebelik sürecim boyunca onu kardeşinin gelişine hazırladık. Bolca konuştuk. Ona olan ilgi ve sevgimizin asla değişmeyeceğini, ancak kardeşinin tüm ihtiyaçlarını biz karşılamak zorunda olduğumuz için biraz fazlaca zamanımızı alacağını anlattık. Ha, bir de kardeşini dünyaya getirmeye biz karar verdiğimize göre onunla ilgilenmenin de bizim sorumluluğumuz olduğunu, vs anlattık. Ayrıca kıskançlık, korku, sevgi, heyecan... her ne hissediyorsa bize çekinmeden anlatmasını rica ettik (gerçi bunu her zaman söylüyoruz ama o sıralar biraz daha fazla tekrar ettik). En başta çok endişeliyken (kardeşim doğunca benim odamı ona vereceksiniz, eşyalarımı oyuncaklarımı ona vereceksiniz gibi şeyler söylüyor, endişesini dile getiriyordu) bu konuşmalar sayesinde epey rahatladı. Ama tabi bilinmeyene yolculuğun verdiği tedirginliği atması çoook daha uzun zaman aldı; hepimizi için öyle oldu aslında.
   Doğumdan sonra, daha önceden doktorumla konuştuğumuz gibi, geceyi hastanede hep birlikte geçirdik. Eşim ve oğlum tam karşımdaki odada kaldılar. Onların orada olduğunu bilmek içimi inanılmaz rahatlatmıştı (yanımda annem vardı). Ertesi gün bebekle birlikte eve döndüğümüzde hepimiz şaşkın, tedirgin ve tetikteydik. Bebekli, iki çocuklu hayatın ne getireceğini bilmiyorduk. Ama oğlum, kardeşini çabuk kabullendi, sahiplendi. Neredeyse kıskanmadı diyebilirim. Hatta bebeğim bir haftalıkken sarılık nedeniyle bir gece küvözde kaldığında bizim kadar o da endişelendi, üzüldü. 

   Bebekli hayatta benim psikolojim nasıldı?
 Ben, büyük oğlumda olduğu gibi hemen postpartum depresyona girmiştim bile. Geçmeyen ağlamalar, tarif edemediğim endişeli ruh hali, oğluma yetememe korkusu, onu ihmal ettiğim düşüncesi, ona acıma, haksızlık ettiğimi düşünme, vs içimde fırtınalar kopuyordu. Tabi bunları anlatmak dile kolay. Dilerim ki hiç bir kadın anne olduktan sonraki dönemini bunalımlarla geçirmez. Doya doya tadını çıkarır. Bu arada, bebeğim 4 aylıkken çok rahatsızlandım, yaşadığım her şeyi de postpartum depresyona bağladım. ama değilmiş. Tiroit bezimde iltihap varmış (tiroidit) ve her şeyi o kadar yoğun yaşamamın sebebi de buymuş. Bu da ayrı bir post konusu olsun.
   İki çocuk arasında dengeyi nasıl kurdum?
 Öncelikle, büyük oğluma eskiden olduğundan çok daha fazla sarıldım, öptüm, onu sevdiğimi çok daha fazla söyledim. Bebeğimi uyutunca hemen abisiyle aktivitelere başlıyorduk. O uyurken mümkün olduğunca sessiz aktiviteler seçiyorduk, uyanıkken ses çıkarabileceğimiz oyunları oynuyorduk:
- İsim-şehir
- Amiral battı (amiral battı ve SOS oyunlarını bilgisayarda hazırlayıp bolca çıktısını alınca çok kolaylık oluyor)
- SOS
- Fark bulma oyunları (internetten), kelime bulmaca
- Gizli nesne bulma oyunları (internetten)
- Top oyunları
- Basketbol
- Langırt. En çok zevk alarak oynadığımız oyundu. Futbol hastası oğlumun favori oyuncağı oldu. Ayrıca ev için de ideal boyutlarda. kutu kutu oyuncak sitesinden şu modeli aldık:
Biz zamanında kargo dahil 100 tl ye almıştık ama uzun zaman geçti, şimdi zamlanmış tabi. Şu anki satış fiyatı 119,9 tl.
Ve şu an aklıma gelmeyen bir sürü farklı oyun... Bolca sohbet ettik, gülüştük. Sık sık dışarı çıktık ama bebeğimin ağlama krizleri ve sürekli kucak istemesi nedeniyle bu gezmelerin fazla uzun sürdüğünü söyleyemem. Bebeğimin kucak ihtiyacı ve bebek arabasıyla her yere girip çıkmanın mümkün olmaması nedeniyle de uzun uzun araştırıp ergonomik bir kanguru aldım. Bizi inanılmaz rahatlattı (bir post konusu da bu olsun). 
 Benim dinlenmeye, sakinliğe çok ihtiyacım olduğu zamanlarda büyük oğlumu babasıyla birlikte iş yerine gönderiyordum. Ona da iyi geliyordu, bana da. 
 Zaman ilerleyip düzen oturdukça, bebeğim biraz daha etrafın farkına vardıkça, büyük oğlum da rahatladıkça ve ben de tiroit ilacımı düzenli kullanmaya başlayınca her şey çok daha kolay olmaya başladı. 10 dk bile olsa abi-kardeş oyun oynayıp gülüşmeye, ben de onları keyifle izlemeye başladım. Daha sonra (genelde mızıkçılık yapıp oyunu bozacak da olsa) bebeğim de oyunlarımıza katılmaya başladı. Top oyunları, saklambaç, bowling, vs hep birlikte oynadığımız oyunlar. 

   Allah'a şükürler olsun şimdi her şey çok daha keyifli. Bebeğim neredeyse 21 aylık oldu. İki yaş sendromundayız. Uykularımız hala problemli. Büyük oğlum kardeşini kıskanmadı ama kardeşi abiyi kıskanıyor. Bloguma post yazma zamanım neredeyse yok denecek kadar azaldı. Ama artık bir düzenimiz var. 

   Yeni anneler, anne adayları, ikinci bebeğini bekleyenler... Bunlar benim yaşadıklarım. Asla sizi korkutmak istemiyorum. Aksine, ilk günler zor olsa bile sonradan güzelce düzen oturtulabiliyor diye yazdım bunları. Bu arada, ilk çocuk tecrübesizliğe geliyor ve gerçekten ikinci çocukta daha rahat olunuyor. Ama üçüncü çocukta tamamen anne olmanın keyfi çıkarılıyor diyorlar :) Ben diyenlerin yalancısıyım :) blogcu anne Elif Doğan da öyle dediğine göre doğrudur. Ben düşünmüyorum ama üçüncü çocuğu düşünenlere duyurulur :)))

NOT: Yazım hatalarım varsa affedin. Yazıyı çok zor bitirdim ama artık bebeğim durmadığı için kontrol etmeden yayınlayacağım.

   Herkese mutlu, sağlıklı, huzurlu ve bereketli günler dilerim. Sevgiyle kalın...

26 Ocak 2016 Salı

EV YAPIMI OYUN HAMURU

   Yarıyıl tatilinde olduğumuz şu günlerde, çocukları derslere boğmamak, dinlenip eğlenmeleri için fırsat yaratmak önemli diye düşünüyorum. Eğer tatil için bir yerlere gitme planınız yoksa (varsa da yanınıza alabilir ve gittiğiniz yerde oynayabilirsiniz bence) bu tarifle, en doğalından, yabancı, koruyucu madde içermeyen bir oyun hamuru hazırlayıp çocuklarınızla birlikte eğlenceli vakit geçirebilirsiniz. Hem miniklerinizin küçük kas gelişimine destek olacak, hem hayal güçlerini geliştirmeye katkı sağlayacak hem de renk, sayı, vs çalışmalar için çok faydalı bir materyal. Bu arada, ben hamur oyunlarına bebeğim 15 aylık olduktan sonra ay kumu ile başladım. O da bir başka post konusu olsun.

   Malzemeler:
2 bardak un
1/2 bardak tuz
1 bardak kadar kaynar su ( kıvama göre yavaş yavaş eklenecek. Ben tam 1 bardak kullandım)
2 yemek kaşığı sıvı yağ
Renklendirmek için:
Gıda boyası
Meyveli, hazır içecek tozu
Meyve-sebze sulari
-Ben, resimde gördüğünüz mor rengi, kırmızı pancar turşusunun suyuyla elde ettim. Hamurun 1/4 i için 2 yemek kaşığı turşu suyu kullandım. Yeşil renk için de, 4-5 yaprak ıspanağı ezip suyunu süzerek kullandım.

   Yapılışı:
 Tüm malzemeleri ( su ve boya malzemesi hariç) yoğurma kabına aldım. Üzerine kaynar suyu önce yarım bardakla başlayarak az az ekledim (aman dikkat, elleri yakmayalım). İyice yoğurdum. İstediğim kıvama gelince su eklemeyi bıraktım.


 Hamuru 4 eşit parçaya böldüm. Birine turşu suyu ekledim. Homojen kıvam ve renk alana kadar iyice yoğurdum. Tam oyun hamuru kıvamını aldı.


 Bir parça hamura ıspanak suyunu ekleyip renklendirdim.
 Diğer hamurlara da meyve suyu tozu ekleyeceğim.  Gerekirse biraz su ilave ederek kıvam vereceğim. Normalde o tür şeyler kullanmadığım için evde yok şimdi. Dışarı çıkınca alırım artık.


   Son olarak, hamurları hava almayacak şekilde kapaklı kaplara koyup saklayacağım. Ne kadar süre dayanır bilmiyorum. Ben de tecrübe edip göreceğim.
Not: Çocuğunuz oyun hamuru oynarken mutlaka yanında bulunun. Evet içeriğinde hiç bir yabancı madde yok ama boğulma tehlikesine karşı da uyanık olmak lazım.

14 Ocak 2016 Perşembe

KREŞ Mİ, BAKICI MI, ANNEANNE-BABAANNE Mİ?

   Her çalışan annenin içini kemiren bir sorudur bu. Ve her anne de bilir ki, aslında en güzeli, 3-4 yaşına gelene kadar çocuk anneyle birlikte olmalıdır. Ancak ne yazık ki günümüz şartlarında bu her zaman mümkün olmayabiliyor.

   Öncelikle şunu belirteyim; ben insanların kadın mutlaka çalışıp ayakları üstünde durmalı ya da üstü kapalı olarak çalışan anne iyi anne değildir eleştirilerine çok karşıyım ve bu ahkam kesmeleri duyup okudukça sinirlerim inanılmaz geriliyor. Herkesin işine karışmakta, bize sorulmadan fikir sunmakta, ahkam kesmekte, hemcinslerimize yardımcı olmak yerine acımasızca eleştirmekte ve yargılamakta üstümüze yok. Merak ediyorum neden böyleyiz acaba? Zaten kadın olarak varlık sürdürmekte yeterince zorlandığımız iş hayatı ve sosyal hayatta birbirimizin yükünü neden ağırlaştırıyoruz?

   Bana göre kadının doğum sonrası çalışma hayatına dönmesi tamamen maddi olanaklara, kişinin kendi psikolojisine, dünya görüşüne, eşinin yardımcı olup olmamasına-anlayışına, bugünden ve yarından beklentilerine, hayallerine, bebeğini güvenle bırakacağı bir kişi ya da yer olup olmamasına, vs göre değişir. Bu kararı etkileyen o kadar çok kriter var ki. Bu düşünceler zaten annenin kafasını yeterince karıştırıyor. Ona gerektiği şekilde maddi manevi destek olmak yerine onu iyice üzmeyin, omuzlarına bir stres de siz yüklemeyin ne olur. İnanın verdiği her kararı gecelerce uykusuz kalıp, en ince ayrıntısına kadar düşünerek veriyor. O yüzden verdiği karara güvenin, o bebeği hakkında en doğrusunu bilir.
 
   Bu şekilde düşündüğüm için, şimdi burada çalışın-çalışmayın, bebeğinizi ona bırakın, şuna götürün demek yerine, her iki hatta üç durumu da yaşadığım için kendi deneyimlerimi ve gözlemlerimi aktaracağım. Çaresizce, stres içinde, karar verebilmek için durum değerlendirmesi ve araştırma yapan bir anneye faydam olur belki. Bu arada üç durumu da yaşadım derken bakıcıya bırakma, bir yakınına bırakma ve kendi büyütme olarak üç durumu kastettim.

   O zamanlar özel sektörde çalıştığımı ve büyük oğlumu daha 35 günlük bebekken bakıcıya bırakıp işe dönmek zorunda kaldığımı daha önce söylemiştim. Bu durum beni o kadar etkiledi ki vicdan azabını ömür boyu içimden atamayacağımı biliyorum. Kendimce haklı sebeplerim olmakla birlikte iyice paranoyak bir hale gelmiştim. Kontrol için:
-Bebek bezlerini dizip resimlerin sırasını ezberleyerek bebeğimin altını kaç kez değiştirdiğini kontrol etmek,
-Mama seviyesini, bakıcının fark etmeyeceği bir şekilde işaretleyerek ne kadar mama verdiğini kontrol etmek,
-Eve gelince hemen içeri girmeyip kapıdan içeriyi dinlemek,
-Gün içinde işyerinden izin alarak rastgele bir saatte eve gitmek,
-Her gün bakıcı gittikten sonra bebeğimi tamamen soyup vücudunda bir anormallik olup olmadığına bakmak gibi şeyler yapıyordum.
   İçim hiç rahat değildi. Bakıcıyı benimseyememiştim. Zaten el kadar bebeği bir yabancıya bıraktığım için kendime kızıyordum. Bireysel olarak bakıcıyla elektriğim de uyuşmamıştı, vs. Derken 2,5 aylık bakıcı maceramızdan sonra bir sabah aniden yüzüstü bırakıldık, bakıcı teyzemiz haber vermeksizin gelmedi o gün. Neyse ki yaz tatiliydi. Biri lisede, diğeri üniversitede olan kız kardeşlerim tatildeydi. Bizi çaresiz bırakmadılar ve ricamız üzerine güle oynaya geldiler bebeğime bakmak için. Ve bu bizim kesinlikle en büyük şanstı.



Keşke böyle bir bakıcı bana da denk gelseydi.

   Peki kardeşlerim geldikten sonra bebeğimde ne gibi değişiklikler oldu:
-Uykusundan sıçrayarak uyanmaları son buldu.
-Her gün ben işten geldikten sonra bakıcısının kucağından bana gelmek isteyen bebeğim, çok mutlu olduğu için bunu yapmamaya başladı (kesinlikle küsme anlamında değil, teyzeleriyle çok eğlendiği için böyleydi).
-En önemlisi, o ayki rutin kontrolde çocuk doktorumuz "bakıcı mı değiştirdiniz, bebeğinizin gelişimi çok hızlanmış" dedi.
-Benim kafam inanılmaz derecede rahatladığı için bu durum bebeğime de yansıdı.
   O yaz, şubat tatilleri ve sonraki iki yaz boyunca oğlum teyzeleriyle birlikteydi. İnanılmaz mutluydu, seviliyor, eğleniyordu.
   Kardeşlerimin okul zamanlarında ise mecburen anneannemiz bakmaya başladı bebeğime. Evi 45 km uzaklıkta olduğu için de bizde kalmak zorundaydı. Oğlum yine büyük bir sevgiyle büyütülüyor, ihtiyaçları hiç gocunmadan karşılanıyordu ama aynı evde olunca maalesef annemle bazı problemler yaşamaya başladık. Çünkü bizim kendi ev kurallarımız farklı, onun alışık olduğu kurallar farklıydı. O sonuçta yaşını başını almış olduğu için zamane annelerine göre öncelikleri değişebiliyordu. Mesela ev mutlaka düzenli olmalı, hatta etrafta hiç toz bile olmamalı, ütü birikmemeli, mutfak tezgahında hiç bulaşık olmamalı, vs şeklinde. Oysa ben zaten bebeğime doyamadan işe başlamıştım, işim çok ağırdı (fizyoterapist olduğum beden gücüyle çalışıyorum) ve eve bitmiş bir halde geliyordum, ayrıca benim için bebeğim, evimin düzenli olmasından daha öncelikliydi. Yaşadığımız bazı olumsuzluklar sebebiyle ev işleri için bir yardımcı da almıyorduk. Hal böyle olunca, yavaş yavaş gerilen ipler, araya giren başka bazı olaylar sebebiyle kopma noktasına geldi (ben bebeğim için sabır göstermesem, kopardı da). Sonuç olarak kendi anne-babanız bile olsa, evlendikten sonra aynı evin içinde kalmak çok başka bir olay.
   Bu teyze-anneanne şeklindeki döngü, oğlum 3,5 yaşına gelince son buldu. 3,5 yaşında kreşe başladı ve biz o zaman ilk defa, gerçekten çekirdek aile olduğumuzu anlayabildik. Kardeşlerimin ve her ne olursa olsun annemim hakkını asla inkar edemem, nankörlük edemem. Allah razı olsun onlardan.

   Aradan 8 yıl geçti, ben yeniden anne oldum. Ama bu kez kararlıydım, bebeğime kendim bakacaktım. Ayrıca artık kamuda çalışıyordum ve ücretsiz izin şansım vardı. Allah'a şükürler olsun, bu şansımı kullanmayı kısmet etti. Şimdi evde bebeğim ve oğlumla birlikteyim. Annelik asıl buymuş diyorum şimdi. İnsanın bebeğine kendi bakması, büyütmesi, tüm zamanını onunla geçirmesi çok başkaymış. Zaman zaman çok zorlanıyor da olsam çocuklarımın başında olmak inanılmaz güzel. İşe dönüş için biraz daha zamanım var. O sıralarda bebeğim 27 aylık falan olacak inşallah. O kreşe, ben işe... Tabi birkaç ay sonra hangi kreşi seçsem stresi basacak ama olsun.
 
   Gelelim işin karşılaştırma kısmına...
 Şunu söylemeliyim ki, birinci dereceden akraba bile olsa, bebeğe annenin bakması, her ihtiyaç duyduğu anda annesini yanında bulması çok çok farklı. Bunu çok net görebiliyorum. Büyük oğlum ve bebeğim arasında özgüven bakımından çok fark var. Büyük oğlum her ne kadar teyzeleriyle çok mutlu da olsa, anneden ayrı olma durumunu çaresizce kabul ettiğini ve ona verilen sevgi sayesinde anneyi her an görmeden mutlu olmaya alıştığını anladım. Yani buruk bir mutluluk... Dolayısıyla bu özgüvenini etkiliyor. O nedenle de, bebeğim abisinden çok daha atılgan, daha tuttuğunu koparan bir yapıya sahip.
 Her an yanında olduğum için bebeğimin gece uykuları daha düzenli (saat anlamında).
 Etkinliklerimiz zamana yayarak yapıyoruz.
 Bebeğimin zihinsel ve motor gelişimine ön ayak olmaktan çok, yeterli vaktim olduğu için onun potansiyeline tanıklık ve "ihtiyaç duyduğu anda" rehberlik edebiliyorum.

   Özetle, "bana göre" bebeğe bakacak kişiler konusunda sıralama 1-Anne, 2-Teyze-hala, 3-Anneanne-babaanne, 4-Bakıcı şeklinde olmalı.

   Keşke gebelik izni, doğum izni, vs konularda tatmin edici düzenlemeler yapılsa da bu konuları konuşmaya hiç gerek duymasak. Ama ne yazık ki, ilk 6 ay sadece anne sütü derken, bebek 3 aylık olduğunda doğum izninin bittiği bir saçmalığın içindeyiz.

Şu karikatürü de eklemeden geçemeyeceğim. Gördüğümde çok gülmüştüm, hala da bakar bakar gülerim :)))


Not: Yazım hatalarını kontrol edemeden yayınladığım için özür diliyorum. Artık, bilgisayar başında geçirebildiğim vakit iyice azaldı.