sadeleşmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sadeleşmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2016 Salı

HAFTA SONU KAÇAMAĞI

   Zaman zaman buraya günlük tadında yazı yazmak hoşuma gidiyor, biriktirdiğim anılarla ilgili arşiv de olmuş oluyor. İşte bu da o yazılardan biri.


   Geçtiğimiz hafta sonu ailece Konya/Aksehir'deydik. Hem ziyaret hem gezme olsun, hem çocuklar hem de bizim için değişiklik olsun dedik. Çok da iyi ettik doğrusu.

   Öncelikle kayınpederimin yanına gittik, eşimin köyüne. Çocuklar orada inanılmaz mutlu oldular. Çünkü gönüllerince koşup oynayacakları bir bahçesi var kayınpederimin. Kürekle kum aktardılar, tulumbadan su çekip ıslandılar, dalından erik ve dut yediler, asma filizinin tadına baktılar, vs. Karıncaları keşfettiler bir de. Gerçi biz de onların sayesinde keşfetmiş olduk. Kürekle kum aktarırken, kum yığınının içinde karınca yuvası olduğunu fark ettiler. Hafifçe kumu açtıklarında içeride bir karınca şehri çıktı ortaya. Yuvasi yıkılan karıncalar hemen yumurtalarını alıp kendilerince güvenli buldukları yerlere taşıdılar. Ardından hemen yeni bir yuva kurmaya başladılar. Yuva yapmak için açtıkları delikten, her biri bir adet küçük taşla çıkıyor, taşı belli mesafeye bırakıyor (hepsi aynı mesafeye bırakıyor), geri dönüşte mutlaka ayaklarıyla toprağı hafifçe eşeleyip yol açarak tekrar deliğe giriyor ve bu döngü her karınca için tekrar tekrar devam edip gidiyordu. Aralarındaki anlaşmaya, ne yapacaklarını bilen hallerine ve durmaksızın çalışmalarına hayran kaldık (not: karıncalara zarar verilmedi).
   Ertesi gün şehri turladik, eşimle anılarımızı tazeledik oğlumuza anlatarak. Oturduğumuz ev, alışveriş yaptığımız yerler, vs. Tabi Lezzet Lokantasından kuyu kebabı ve etli ekmek yemeden, Akşehir Evi'ni gezmeden, Hıdırlık Tepesi'nde oturup kahvemizi yudumlamadan, Güvendik Pastanesi'nden dondurma yemeden olmazdı, hepsini yaptık şükürler olsun. İçimizde kalan tek şey peynir baklavası oldu. Onu da çok özlemiştik ama kısmet olmadı. Ardından tekrar köye döndük.
   Köyde boş buldukları her an çocuklar ellerine kürekleri alıp kum aktardılar, karıncaları izlediler, toza toprağa bulandılar. Bana düşen de sürekli kıyafetlerini değiştirmek oldu. Dönüşte Konya Mevlana Müzesi'ne uğradık. Oğlum daha önce görmüştü ama hatırlamıyordu. Şimdi farkındalığı artmışken yeniden görüp anılarında yer etsin istedik.
   Sonrasında Ereğli 'ye uğrayıp koyun yoğurdumuzu aldık ve evimize döndük.

   Bu mini tatil, yıllardır aklımızda olan ve bir türlü hayata aktaramadigimiz bir şey için bize gaz verdi: kendimiz ve çocuklarımız için bir bahçe kurmak. Yaşadığımız yere yakın bir köyden küçük de olsa bir arsa alıp, istediğimizi ekip dikeceğiz. İki odalı bir de kulübe kondurursak çocuklarımız için bir nevi kamp hayatı da sunabileceğiz kısmet olursa.

   Yalnız, iki yaşındaki miniğim iki gün bahçe özgürlüğünü yaşayınca bir isyana, bir tribe girdi ki. Her şeye itiraz eder oldu. Mesela seni seviyorum bebeğim dediğimde bile "ommaş"(olmaz) diye itiraz ediyor hemen. Onu ne yapacağız bilmem.


Güller kayınpederimin bahçesinden. Daha fazlasını ve hatta karıncalar şehrini de eklemek isterdim ama o fotoğraflarda çocuklarım da olduğu için buraya koymamayı tercih ettim.

29 Mart 2016 Salı

KENDİMİZDEN VAZGEÇİRİLDİK! YENİDEN BULALIM İÇİMİZDEKİ BİZİ

   Dün, sevgili oyuncuanne-Şermin Çarkacı 'nın bir paylaşımı gözüme çarptı Facebook'ta.. Özetle, kadınların eş ya da anne olduktan sonra, bu sıfatların, kendi kişiliklerinin, kendi isimlerinin önüne geçtiğinden bahsediyordu. Yazıyı okuyunca şöyle bir düşündüm bu konuyu, sonra yorum yazmaya başladım. Ancak baktım ki yorumum çook uzun olacak, en iyisi bloga yazayım dedim. Ki zaten epeydir yazmayı düşündüğüm ama toparlayıp da yazıya dökecek vakti bir türlü bulamadığım bir konuydu. Belki sonra oraya da kopyalarım yazımı.



   Eş, anne, kendinden vazgeçip ailesi için yaşayan kadın... Bunlar küçüklüğümüzden itibaren bize dayatılan roller. Fedakar, kendini unutan, hayatını başkalarına adamak için yaratılmış, evlenip yuva kurmak ve çocuk doğurmak, hayatının evlilikten öncesini kendi anne babasına hizmetle geçirdiği gibi kalanını da kocası ve çocuklarına adayan, adaması beklenen varlık. Hangimize gerçekten ne istediği soruldu? Kaçımıza herkesten önce kendimizi sevmemiz gerektiği öğretildi? Veya içimizden kaç kişi gerçekten özsaygısı olan bir anne tarafından büyütüldü? Erkekler hep "eli işe yatkın olmadığı için" işleri beceremeyen, hürmet görmesi ve sözüne uyulması gereken üstün varlık değil miydi bizi yetiştirenlerin gözünde? Dolayısıyla da kadın, erkeğin arkasını toplayan, evi derleyip toparlayan, çekip çevreleyen rollerine büründürülmüyor mu otomatik olarak? Hatta daha küçücük kız çocuklarına düğünlerde gelinlik giydirilip evliliğe özendirilmiyor mu? Çocuk gelinlerin olması kesinlikle insanlık dışı ama bizler, kızlarımızın kafasına evlilik fikrini sokacak şeyler de yapmıyor muyuz? Baksanıza kız-erkek ilişkileri, sevgili olmalar, hamile kalmalar, vs ne kadar küçük yaşlara indi. Tabi bunda televizyonun rolü de asla küçümsenemez.
   Kız çocuklarının oynadığı, içgüdüsel olarak ortaya çıktığı söylenen evcilik oyunları, ailedeki rollerin, çocuğun gözüne, zihnine ve ruhuna yansıması. Aynı şekilde erkek çocuklar için de geçerli bu. Kızlar hep yemek yapan, sofra kuran, bebeğe bakan; erkekler hep araba kullanan, para kazanan, hazır sofraya oturan, vs. Yani bu haksız rol paylaşımı ve "fedakar kadın" dayatması, ta o zamanlardan başlıyor. Sonrasında da tabi devam ediyor. Kız çocukları ev temizliğinde anneye yardım eder, yemek-pasta yapmayı öğrenir, el işi öğrenir; erkek çocukları da babasıyla birlikte dışarı çıkar, daha küçük yaşta babasının kucağında direksiyona geçer, gezip tozup tıpkı babası gibi önüne kurulan sofraya kurulur. Benim ailemde de bu böyleydi. Anneme göre, evin erkeğine sonsuz saygı duyulmalı. Erkek çocuk da (her ne kadar annem gerçeği inkar etse de) hürmet, hizmet görmeli. Mesela erkek kardeşimin de benimle birlikte sabah dersi varsa (her ikimiz de orta okuldaydık) annem kalkmaz, kahvaltıyı ben hazırlardım. Ama benim dersim öğleden sonraysa annem kalkıp erkek kardeşime kahvaltı hazırlardı. Yani kardeşime bir şekilde hizmet edilirdi. Ki aramızda sadece 15 ay var ve o da benim kadar kahvaltısını hazırlayacak yeterlilikteydi. Tabi erkek kardeşim, kızkardeşlerinden hep hizmet ve çok büyük saygı bekleyen biri olarak yetişti. Bu ona da haksızlık bence. Neden oğullarımızın içine, başkaları ona hizmet etmezse kendi başına bir şey yapamazmış duygu ve inancını yerleştiriyoruz ki? O kendi kendine yetemez mi, peynirini zeytinini dolaptan çıkarıp karnını doyuramaz mı? (Bu arada annem benim için özel olarak kalkıp kahvaltı hazırlamadı, içimde uktedir)
 
   Sonra yaşı gelir, kız evlenecek olur. Babası onu "verir", erkek ailesi ise "alır". Kızı gelin vermek, kızı gelin almak...
   Nikah günü imzalar atılır, genç kızın soyadı değişir. Derken evinin kadını, kocasının eşi, çocuklarının annesi olur. Ama "Ayşe, Fatma, Hatice, Merve, Çiğdem, Özlem..." çok gerilerde kalmıştır artık. Hep öyle örneklere alışmış olduğu için kendisi bile fark etmez bunu. Sonra kendi oğlunu-kızını da aynı şekilde yetiştirmeye devam eder. Olur da oğlu yanlışları fark edip kendi sevgilisine, karısına hak ettiği şekilde davranırsa "kılıbık erkek, light erkek", kızı baş kaldırıp hakkını aramak ve elde etmek isterse de "asi, aykırı, yoldan çıkmış"...

   Elbette ki özellikle kız çocukları hayatın zorluklarına göğüs gerecek şekilde güçlü yetiştirilmeli, tek başına da ayakta duracak donanıma sahip olmalı. ev işi, mutfak, el işi, alışveriş, para kazanma, genel kültür, diplomalar, sertifikalar, savunma sporları, vs. Çünkü memleketimde kadın olmak zor.  Ama bunlar, kendini unutturarak öğretilmemeli. Başka seçeneği yokmuş gibi, ileride sırf kocası ve çocukları için kullanılmak üzereymiş gibi olmamalı.

   Hem erkek hem kız çocuklarımıza öğretmeliyiz önce kendini sevmeyi, kendine saygı duymayı. Daha sonra da başkalarına karşı saygılı olup kimsenin sınırına girmemeyi, kimse için kendi sınırını yıkmamayı. Hayatta mutlaka fedakarlık yapılması gereken zamanlar olacak. Ama bunun da bir sınırı olmalı. Fedakarlık tek taraflı olmamalı mesela. Veya sınırlarımızı yıkacak şekilde yapılmamalı. Kendimizden vazgeçirmemeli bizi. Belki de nesillerimizin kurtuluşu bundadır. Önce kendine sonra çevreye saygılı ve sevgili bireyler olabilmek, öyle bireyleri yetiştirebilmek...

   Ben de iki erkek evlat, E.B. ve E.B. 'nin annesiyim. B.'nin eşiyim. Ama önce Y.'ım ben. Onların asla tırnağına bile zarar gelsin istemem, onlar için yapabileceğim ne varsa hepsini yaparım, gözümü kırpmam. Ama  kendi varlığımın, kıymetimin de farkındayım. Küçük küçük de olsa ruhumu şımartacak bir yol bulurum. Gün içinde kahve molalarım, iki sayfa bile olsa kitap okuma aralarım, mandala-el işi-geri dönüşüm, vs etkinlikler için her gün düzenli olmasa da iki arada oluşturduğum fırsatlar mutlaka vardır. Hepimiz yapalım bunu. Hayat zor, kadın olmak, çalışan/dışarıda çalışmayan kadın olmak, anne olmak zor. Eğer biz benliğimizin farkında olursak o zorlukları aşmak daha kolay.

Not: Bu konuyla alakalı bir kitap var:


Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. 
Yazarı Feyza Hanım'ın bir İnstagram sayfası var: https://www.instagram.com/feyzalt/?hl=tr
Aynı zamanda bir de blog yazıyor: http://avukatfeyzaltun.blogspot.com.tr/2015_03_01_archive.html?m=0 
   Dünya görüşü ya da siyasi düşüncelerimiz uyuşmuyor olabilir ama kadınlarla ilgili konularda yaptıkları takdire şayan bence.

 

7 Mart 2016 Pazartesi

ANNE-OĞUL ZAMANI, İFTARLIK GAZOZ

   Çarşambadan beri kendimde değilim. Büyük oğlum da aynı şekilde. Bebeğimin yanması, benim kronik bahar yorgunluğum, oğlumla birlikte muzdarip olduğumuz alerjik rinit derken iyice psikolojimiz bozulmaya başlamıştı. Dün oğlumla birlikte evden bir süre için kaçarsak ikimize de iyi gelecek diye düşündüm. Bebeğimin pansumanını yaptım, eşime emanet ettim, büyük oğlumu alıp çıktım.
   Niyetim sinemaya gitmekti. İftarlık Gazoz filmiyle ilgili olumlu yorumlar okumuştum. Cem YILMAZ da oynuyordu, e haliyle merak ediyordum filmi. Baktım yaş grubu da 7+ olunca biletlerimizi aldık hemen. Oğlum yemek olarak sadece kumpir istedi. Özlemiş kuzum, epeydir yememişti. Karnını doyurup oyun alanında eğlendik. Ben avm lerin oyun alanlarını aslında hiç sevmiyorum. Son derece havasız, loş ışıklarıyla da boğucu yerler. Ama oğlumun eğlenmeye ihtiyacı vardı, el mecbur. Ardından sinemaya geçtik.
   Peki film nasıldı?
   En kısa ifadeyle benim beklentimi karşılamadı diyebilirim. Hem eğlenceli, hem duygusal sahneleri var evet ama o sakin ortamı evde sağlayabilirseniz eğer, televizyonda da aynı tadı alarak izleyebilirsiniz. Ben sinemada izlediğim filmlerde, türü ne olursa olsun, beni filmin içine çekecek duygu veya eğlence yoğunluğu arıyorum, bu filmde onu bulamadım maalesef. Ayrıca 7+ olmasına rağmen küfürlü ve bazı müstehcen sayılabilecek sahnelerin olması ayrı bir hayal kırıklığı oldu. Bazı sahnelerde biz oğlumla birbirimizi izlemek zorunda kaldık. Bu arada, filmlerde yaş grubu belirtilirken filmin detaylarının da ele alınması ve film öncesi gösterilen fragmanlarda da aynı şeye dikkat edilmesi  gerektiğini düşünüyorum. Bu konudaki düşüncelerimi konunun muhatabı mercilere de yazacağım.
   Oğlum filmi çok beğendi. Her zaman izlediği aksiyon ya da animasyon tarzından farklı bir tür olduğu için belki de. Ama ben ayrıntılara dikkat ettiğim için maalesef düşüncelerim pek olumlu değil.
   Her neyse, hafta sonu ana-oğul güzel bir aktivite yapmış olduk yine de. Uzun zamandır fırsatımız olmamıştı baş başa vakit geçirmeye. İyi geldi ikimize de.

1 Mart 2016 Salı

SADELEŞMELİ ŞU HAYATTA

 

   Hem içeride, hem dışarıda... Hem ruhen, hem bedenen... Hem madden, hem manen...
 
   Önce içindekilerle, içinde kalmışlarla hesaplaşmalı belki. Sıkıntılarını tek tek eleyip, bertaraf edip geçmişe gömmeli. Yoksa, onlar bizi bertaraf ediyor zira.
   Öfkesini dindirmeli, çözmeli. Bastırmadan ama. Kızdığında, tam olarak neye kızdığını düşünerek başlayabilir mesela. Onu düşünürken zaten sakinleşiyor insan. Ben sakinleşiyorum en azından. Ve çoğu zaman aslında kızılacak bir şey olmadığını da görüyorum. Belki öfkemizin galip geleceği zamanlar da olacak ama sayısı git gide azalacak.
 
   Ardından, yaşayamadığı küçük mutlulukların peşine düşmeli. Onları gün yüzüne çıkarıp vücuda getirmeli. Tek tek, küçük küçük. Belki baharı koklayarak, belki kırlarda yürüyerek, çiçekler toplayıp uçurtma uçurarak, belki sadece bir klasik müzik eşliğinde gözlerini kapatıp uzanarak... Her neyse o yapamadığımız ve yaptığımızda bizi mutlu edeceğine inandığımız, şimdi tam vakti. Ve eğer hala o küçük mutlulukları yakalamaya çalışmıyorsak, hanlar hamamlar satın alsak da mutlu olamayacağız. Bak, baharın ilk günü bitti bile.
 
   Sonra yavaş yavaş etrafa açılmalı. Etrafını saran insanların sayısını azaltmalı, kendine nefes alacak alan açmalı. Üzen, kaba davranan, ince düşünmeyen, çıkar peşinde koşan, bencil, tek taraflı faydalanma amacında olan; anneliğine-babalığına, insanlığına, evine, eşyalarına, temizliğine-pisliğine, dağınıklığına-düzenine laf eden; arabanı değiştirdiğinde mesela "ne gerek vardı" deyip de gözünü devirerek bakan, yeni ayakkabını görüp üzerine basarak hayırlı olsun diyen, içine attığın derdini fark etmeyen... kim varsa hepsini uzaklaştırmalı. Faydası olmayanın kalabalığına da gerek yok. Zira aile yetiyor insana. Huzurlu, mutlu bir aile ve belki bir-iki tane de "DOST". Fazlası kuru gürültü, baş ağrısı, iç sıkıntısı yapar.



   Eşyalara da el atmalı. Mesela "MİSAFİRLİK" diye bir şey kalmamalı evlerde. En güzel eşyaları kullanmak için bizden ve ailemizden daha aziz misafir mi olur; evimizin ve eşyalarımızın tadını çıkarmak en çok bizim hakkımız değil mi? En güzel koltuklarda biz oturmalıyız, en güzel tabakları bardakları biz kullanmalıyız; en güzel gümüş takımlar, en güzel masa örtüleri aile sofralarımızda ve bizim için yer almalı.
   Vitrinleri de kaldırmalıyız mesela. Kime, neyi sergileyip gösteriyoruz ki! Kitaplık koymalıyız yerlerine. Çocuklarımızın ulaşabileceği, bazen tozunu alırken oflayıp puflayacağımız, ama her daim ufkumuzu açacak, ruhumuzu besleyecek kitaplarla dolu bir kitaplık.

   Yaşanmışlık, canlılık kokmalı evlerimiz. Bal dök yala kıvamında, Barbie bebek evlerinde oturabilmek için bugünümüzü kaçırmamalıyız. Boş verin, öyle evlerin ıvır zıvırı, inciği cinciği çok oluyor, hep temizlik istiyor, hep zaman istiyor. Çocuklarımızın istediği zamandan daha mı kıymetli?

   Buzdolabında ziyan etmeden kullanabileceğimiz, tüketebileceğimiz kadar yiyecek, gardırobumuzda kalabalık yapmadan giyebileceğimiz kadar kıyafet, altımızda bizi zorda bırakmadan ayağımızı yerden kesecek bir araba, kışın sıcacık ısınabildiğimiz ve çocuklarımızın kahkahalarıyla -bazen kavgalarıyla- dolan evimiz, cebimizde bizi darda koymayacak kadar para varsa, Eyvallah... Bizden zengini yok.

   Huzur yanı başımızda. Biz farkında olduğumuz, kaçırmadan anı yaşadığımız sürece orada... Ama farkında değilsek taa Fizan'da...
 
   Haydi, gözlerimizi kapatıp, ciğerlerimizi misssss gibi bahar havasıyla doldurup şu anı yaşayalım, tadını çıkaralım. Beş dakika bile olsa kendi içimize dönebilelim. Çok iyi gelecek. Ve her nimet için, her bir hücremiz için, her lokmamız için, bugünümüz, bu anımız için şükretmeyi unutmayalım.

   Huzur, sağlık, bereket ve yaşama sevinciyle dopdolu günler bizim olsun.

Not: Biz bugünü kaçırmadık. Bir hastane macerasının ardından poğaçalarımızı alıp çocuklarımla parkta oturup baharı kokladık. Yorgundum ama eve dönüp onlara da kendime de bu fırsatı kaçırtamazdım. Sen de yapma bunu kendine.