12 Aralık 2016 Pazartesi

MEMEDEN AYRILMA SÜRECİMİZ

   Son zamanlarda öyle tatsızım ki... Canım ülkemde patlamalar, şehitler, tecavüzler,çocuk istimarları... Ne yana baksak, hangi kanalı açsak, hangi sohbet ortamında bulunsak konu bunlar. Her ne kadar uzun zamandır televizyon izlemiyor olsam da sosyal medyadan gündemi an be an takip etmek mümkün.

 Henüz kreş sorununu halledemediğim için oğluma bir süre daha annemin bakması mecburiyeti, böyle olunca geçmişin, yılların birikmişliğinin iyice omuzlarıma çökmesi gibi etkenler de eklenince blog yazmak bana çok boş iş gibi görünmeye başladı çoğu zaman. Ama sonra mantıklı düşününce de diyorum ki zaten bu şerefsizliği yapanların, hainlerin, düşmanların istediği de bu değil mi? Bizi korkutup sindirmek, hayata küstürmek, umutlarımızı çalmak ve hedeflerine ulaşmak. Şu anda da mantıklı düşündüğüm anlardan birinde olduğum için yazmaya karar verdim. Zira bunca hengamenin içinde hala birbirimize destek olmak, deneyimlerimizi paylaşmak, yardımcı olmak zorundayız. Hatta her zamankinden daha fazla destek olmalıyız artık birbirimize.

  Konuya dönecek olursam... Gebeliğe karar vermeden önce, ikinci bebeğimi en az 6 ay süreyle sadece anne sütüyle beslemek ve en az iki yaşına kadar emzirmeye devam etmek konusunda son derece kararlıydım. Çünkü büyük oğlumu emzirememiş olmanın psikolojik sıkıntısını ve oğlum açısından da sağlıkla ilgili sıkıntısını yeterince çekmiştim. O nedenle bebeğim doğduğu günden itibaren anne sütüyle beslemeye başladım. Kuvözde kaldığı bir gecelik ayrılığımız haricinde mama ve biberon vermedim. Kendisi de bu konuda oldukça inatçıydı. Gece- gündüz, istediği her an meme dışında hiç bir sakinleştirme yöntemini kabul etmiyordu. Buna emzik de dahil. Bu nedenle, her ne kadar istemesem de geceleri sabaha kadar memede kalmayı alışkanlık haline getirmişti. Bir hafta öncesine kadar da her gece aynı şekilde devam etti (ben yanındayken gündüz uykuları da böyleydi tabi). Memede uyuyunca memede uyanmak istiyordu.Hem ona hem bana eziyet olan bölük pörçük uykular, uykusuzluğun verdiği yorgunluk ve öfke, halsizlik, vs benim açımdan iyice dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. İnternetten çok araştırma yaptım onu üzmeden nasıl uzaklaştırabilirim diye. Kimisi memeye salça sürmüş, kimisi pat diye emzirmekten vazgeçip ağlama krizlerine katlanmış, kimisi bebeğini birkaç gece güvendiği birine bırakıp ayrı kalarak uzaklaştırmış, kimisi sabır taşı kullanarak kendiliğinden bırakmasını sağlamış, vs. Ağlatmak, tiksindirmek, ümidini kesmek bizim için uygun çözümler değildi. O nedenle önce konuşup oğlumu ikna ederek, başarısız olursam da sabır taşıyla kediliğinden bırakmasını sağlamak bana en mantıklı gelen yöntemler oldu. Birkaç hafta boyunca konuşarak ikna etmeye çalıştım ama maalesef kabullenmedi. Sabır taşını da yaşadığım yerde tüm aktarlara sordum, bulamadım. Bu arada yavaş yavaş fark ettirmeden uzaklaştırmaya başlamıştım aslında. Şöyle ki, (baş etmesi daha kolay olsun diye ilk denemeyi gündüz uykusunda yaptım) uyutmadan önce en fazla 5 dk kadar emzirip sonra ayağımda sallayarak uyutmaya başladım. Memede uyumasına izin vermedim. Bu böyle 1 hafta devam etti. Buna alıştıktan sonra, yani ertesi hafta, kafamda çakan şimşek beni mutfağa yönlendirdi. Sirke, evet sirke kullanmak geldi aklıma. Sirke sürüp ondan sonra emzirmeye başladım (yine gündüz uykusuydu). Önce birkaç saniye emdi, tadından hiç rahatsız olmadı. Ama sonra kokusundan rahatsız olunca "anne meme kötü olmuş bence" dedi,kendi isteğiyle kapattı. Ardından yine ayağımda sallayarak uyuttum. Gece d aynı şekilde sirke kullandım, sorun yaşamadan uyudu. Denemenin ikinci gününde, ben,acaba psikolojisi etkileniyor mu, üzgün mü, yoksunluk çekiyor mu diye oğlumu sürekli gözlemledim. Gündüz sorun yaşamazken gece ağlama krizi tuttu. "Anne meme istiyorum, çok istiyorum" diyerek ağladı. Demek ki ne kadar belli etmese de içten içe üzülüyor, özlem çekiyordu. E kolay değil tabi, 2,5 yıllık alışkanlık. Sığındığı limandan ayrılıyordu sonuçta. Ağlamasına dayanamayıp çok az emzirebileceğimi, sonra hemen bırakıp uyumasını istediğimi söyledim. İtiraz etmedi. 1 dk emip uyudu. Sonraki günlerde ise hiç istemedi. Böylece, 2,5 yıllık anne sütü olayımız bitmiş oldu. İtiraf edeyim ki, ben hala deli gibi emzirmek istiyorum, emzirmeyi çok seviyorum çünkü. Ama bu işin geri dönüşü yok artık. Dediğim gibi, bu konu ikimizi de yıpratmaya başlamıştı artık.

   Not: Sabır taşının diğer adı aloe vera taşıymış. Sarı sabır taşı da deniyormuş. Islatıpmemeye sürünce hafif buruk bir tat verdiği için zamanla bebeğin hoşuna gitmemeye başlıyor ve kendiliğinden, yıpranmadan emmeyi terk ediyormuş. 
     
            Ben sütten kesme sonrası yaşanan bazı sıkıntıları (şişlik, ağrı gibi) hiç yaşamadım. Sanırım bu sütümün zaten iyice azalmış olmasından kaynaklanıyordu. 

            Bir de eklemeden geçemeyeceğim bir konu var: Bir haftadır inanılmaz gergin ve öfkeliydim. Yukarıda belirttiğim gibi halledilememiş kreş sorunu, annemle bir arada yaşamanın zorluğu ve bunun bir süre daha devam etmesi gerekliliği yanında emzirmemenin bana da verdiği özlem duygusu ve hormonal değişiklik de bunda etkili oldu sanırım. Ama şükürler olsun bu hafta daha iyiyim. 

           Tam 30 ay 2 gün oğlumu emzirmeyi nasip eden rabbime şükürler olsun.

Ekleme: Yazmayı unuttuğum bir denemem daha var. Memeden kesme sürecine başlamadan önce bebeğime meme yerine koyabileceği başka bir şey sunarak emmeyi kendiliğinden bıraktırmak istemiştim. Bu nedenle yatmadan önce biberonla bir miktar süt içirmeye, buna alıştırmaya çalıştım. Ama olmadı. Benim biberonun ne olduğunu bilmeyen oğlum,biberondan süt içmeyi beceremedi. Ağzına süt geldiğinde şaşırdı, sonra bunu oyuna çevirdi. Ama bir türlü alışamadı gerçek işlevine. Bu yöntem, yani meme yerine başka bir şey koyma denemesi bize işe yaramadı. Belki sizin işinize yarar.
         

2 Kasım 2016 Çarşamba

VAKİTSİZLİK BÖYLE BİR ŞEY

   Aslında yazımın başlığı için bir çok alternatif düşündüm. "İşe dönüş", "vicdan azabı", "hala memeden kesemedim", "hala uykusuzum" ya da "imdaaat!" gibi. Ama aylar sonra ilk kez bilgisayarı elime alınca başlık düşünmek bile vakit kaybı olacaktı. Eeee işte vakitsizlik böyle bir şey.

   En son yazımı haziranda yazmışım. Bu zamana kadar neler yaptım?
Öncelikle BURADA bahsettiğim düğün hazırlıklarını tamamladık ve hayırlısıyla düğünümüzü atlattık. Çok eğlendik,çok yorulduk. Fırsat olduğunda düğün hazırlıkları ile ilgili daha geniş bir post yazarım inşALLAH. Alışveriş listesi (içinde gereksiz hiç bir şeyin olmadığı), el emeği hazırlıklar, gelinlik seçimi, vs geniş kapsamlı bir postun, düğün hazırlığı yapanlar için faydalı olacağın inanıyorum. Bu arada küçük bir tatil de yapmış olduk. 3 yıldır gitmediğimiz Sinop'u çoook özlemişiz, hasret giderdik.

   Düğün sonrası işbaşı yaptım. Aslında planım, işe dönmeden önce oğlumu kreşe başlatmaktı. Ama maalesef bu olamadı. Aralık ayında başlayacak inşALLAH. Kafamda bakıcı düşüncesi de olmadığı için (büyük oğlumda yaşadığım bakıcı deneyimini BURADA bahsetmiştim) mecburen annemden 3 ay süre için oğluma bakmasını rica etmek zorunda kaldık. Bu da pek taraftar olmadığım bir şeydi ama ücretsiz iznimi sonuna kadar kullanmıştım, yıllık iznimi kullansam zaten yetmezdi (ayrıca yıllık iznimi kreşe başlama döneminde kullanmak istiyordum). Yani başka alternatifimiz yoktu. Evet annemin hakkını ödeyemem, evet o bakmam deseydi çok çaresiz kalacaktım ama böylesi de çok zor. Her neyse, oğlum için ve Allah'ın izniyle kısıtlı bir zaman için o zorluğa katlanırım.
   İşe başladığım özellikle ilk gün çok vicdan azabı çektim. Çocuklarımı terk etmiş gibi hissettim kendimi. Ve evimi de çok özledim. Evde olduğum 1,5 yıl içinde fark ettim ki BENİM BİR EVİM VARMIŞ. 2002 den beri bilfiil çalışma hayatının içinde olunca bunu hiç fark etmemişim. O zamana kadar ev benim için sadece yemek yediğim ve uyuduğum bir otelden farksızmış. Ve eğer özel sektörde çalışıyor olsaydım işe geri dönmezdim. Ama devlet kadrosunda olduğum için ve buna ulaşmak da hiç kolay olmadığı için nankörlük edemezdim. Her neyse, iş konusundaki fikirlerim değişmedi ama bu fikirle çalışmaya alıştım.

     Hala çalışma hayatı, ev işleri, çocuklar, kendi ihtiyaçlarım,eşimle olan iletişimim arasında bir denge kurmaya çalışıyorum. Oğlum kreşe başladığında bu çok daha kolay olacak sanırım.

   Ev işi konusunda beni en çok zorlayan şey çamaşır ve ütü. Hem sevmiyorum ütü yapmayı, hem de vakit ayırmam çok zor oluyor.

   Çamaşır kurutma makinesi almaya karar verdim bir de.Böylece hem çamaşır asma derdim kalmayacak, hem ütüm azalacak hem de büyük oğlumda ve bende olan alerjik riniti hafifletecek.

   Hafta içi günlerimin döngüsü şöyle: En geç 6:30 kalkış,  7:30 a kadar kahvaltı ve hazırlanma, en geç 7:40 ta evden çıkış, akşam 17:00 a kadar çalışma, vakit kaybı olmasın diye markete bile uğramadan eve dönüş, çocuklarımla hasret giderme, küçük oğlumla oyun, büyük oğlumla sohbet ve günün değerlendirilmesi, akşam yemeği hazırlama ve yemek aşaması, mutfağın toplanması,yeniden çocuklarla vakit geçirme, çocukların uyku vakti. Niyetim onlar uyuduktan sonra bir kahve içmek, kitap okumak (artık ders çalışmak),eşimle sohbet etmek, birlikte bir film izleyebilmek. Ama hangisini yapabiliyorum,elbete hiç birini. Çünkü hala memeyi bırakmamakta direten ve uykuları kabus olan küçük olan küçük oğlum hiç birine izin vermiyor. Bu durum beni artık iyice sıkmaya başladı. Konuşarak ikna olmuyor, ağlatarak unutturmayı da ben istemiyorum. Onun psikolojisini bozmadan memeden kesmek için araştırmalarımda bulabildiğim, benim oğlum ve bizim durumumuz için uygun olan tek yol sabır taşıyla kendi kendine bırakmasını sağlamak ama buradaki aktarlarda da onu bulamıyorum. Sıkıştım kaldım. Kasım sonunda açıköğretim vizeleri var ve ben ders çalışamıyorum.
 Açıköğretim demişken, aslında fizyoterapistim ama açıköğretim adaleti de bitirdim.Bu yıl da DGS ile açıköğretim İşletme Fak.ne yerleştim. Çalışabilirsem okuyacağım inşallah.

   Ciddi anlamda vakit sorunu yaşıyorum şu anda. Bazen sorular geliyor (özellikle de ÖN SÜTÜN FAZLA GELMESİ ile alakalı. O soruları bile görmem bazen haftaları buluyor. Ama instagram da anlık paylaşım yapılabildiği, fazla vakit gerektirmediği için orada daha aktifim. İnstagram adresim de şu: @annelikindeksim

   Bu da böyle anlamsızca biten ve yazım hataları kontrol edilip düzeltilmeden yayınlanan bir yazı olsun. Kalın sağlıcakla...
 

9 Haziran 2016 Perşembe

ANLAŞILDIĞINI BİLMEK / ŞULE SEDA AY

   Benzer yolların benzer patikalarından geçmiş/geçiyor olmasaydık kaleminden bu kadar etkileniyor olmazdım sanırım. Çocuklarımla olan iletişimimde, çocuklarımı kendimden korumak adına çıktığım otokontrol yolculuğumda yolumu aydınlatanlardan biri Şule Seda AY. Yine döktürmüş, kalemine sağlık. Lütfen okuyun:

http://m.hthayat.com//yazarlar/sule-seda-ay/1035522-anlasildigini-bilmek

7 Haziran 2016 Salı

HAFTA SONU KAÇAMAĞI

   Zaman zaman buraya günlük tadında yazı yazmak hoşuma gidiyor, biriktirdiğim anılarla ilgili arşiv de olmuş oluyor. İşte bu da o yazılardan biri.


   Geçtiğimiz hafta sonu ailece Konya/Aksehir'deydik. Hem ziyaret hem gezme olsun, hem çocuklar hem de bizim için değişiklik olsun dedik. Çok da iyi ettik doğrusu.

   Öncelikle kayınpederimin yanına gittik, eşimin köyüne. Çocuklar orada inanılmaz mutlu oldular. Çünkü gönüllerince koşup oynayacakları bir bahçesi var kayınpederimin. Kürekle kum aktardılar, tulumbadan su çekip ıslandılar, dalından erik ve dut yediler, asma filizinin tadına baktılar, vs. Karıncaları keşfettiler bir de. Gerçi biz de onların sayesinde keşfetmiş olduk. Kürekle kum aktarırken, kum yığınının içinde karınca yuvası olduğunu fark ettiler. Hafifçe kumu açtıklarında içeride bir karınca şehri çıktı ortaya. Yuvasi yıkılan karıncalar hemen yumurtalarını alıp kendilerince güvenli buldukları yerlere taşıdılar. Ardından hemen yeni bir yuva kurmaya başladılar. Yuva yapmak için açtıkları delikten, her biri bir adet küçük taşla çıkıyor, taşı belli mesafeye bırakıyor (hepsi aynı mesafeye bırakıyor), geri dönüşte mutlaka ayaklarıyla toprağı hafifçe eşeleyip yol açarak tekrar deliğe giriyor ve bu döngü her karınca için tekrar tekrar devam edip gidiyordu. Aralarındaki anlaşmaya, ne yapacaklarını bilen hallerine ve durmaksızın çalışmalarına hayran kaldık (not: karıncalara zarar verilmedi).
   Ertesi gün şehri turladik, eşimle anılarımızı tazeledik oğlumuza anlatarak. Oturduğumuz ev, alışveriş yaptığımız yerler, vs. Tabi Lezzet Lokantasından kuyu kebabı ve etli ekmek yemeden, Akşehir Evi'ni gezmeden, Hıdırlık Tepesi'nde oturup kahvemizi yudumlamadan, Güvendik Pastanesi'nden dondurma yemeden olmazdı, hepsini yaptık şükürler olsun. İçimizde kalan tek şey peynir baklavası oldu. Onu da çok özlemiştik ama kısmet olmadı. Ardından tekrar köye döndük.
   Köyde boş buldukları her an çocuklar ellerine kürekleri alıp kum aktardılar, karıncaları izlediler, toza toprağa bulandılar. Bana düşen de sürekli kıyafetlerini değiştirmek oldu. Dönüşte Konya Mevlana Müzesi'ne uğradık. Oğlum daha önce görmüştü ama hatırlamıyordu. Şimdi farkındalığı artmışken yeniden görüp anılarında yer etsin istedik.
   Sonrasında Ereğli 'ye uğrayıp koyun yoğurdumuzu aldık ve evimize döndük.

   Bu mini tatil, yıllardır aklımızda olan ve bir türlü hayata aktaramadigimiz bir şey için bize gaz verdi: kendimiz ve çocuklarımız için bir bahçe kurmak. Yaşadığımız yere yakın bir köyden küçük de olsa bir arsa alıp, istediğimizi ekip dikeceğiz. İki odalı bir de kulübe kondurursak çocuklarımız için bir nevi kamp hayatı da sunabileceğiz kısmet olursa.

   Yalnız, iki yaşındaki miniğim iki gün bahçe özgürlüğünü yaşayınca bir isyana, bir tribe girdi ki. Her şeye itiraz eder oldu. Mesela seni seviyorum bebeğim dediğimde bile "ommaş"(olmaz) diye itiraz ediyor hemen. Onu ne yapacağız bilmem.


Güller kayınpederimin bahçesinden. Daha fazlasını ve hatta karıncalar şehrini de eklemek isterdim ama o fotoğraflarda çocuklarım da olduğu için buraya koymamayı tercih ettim.

3 Haziran 2016 Cuma

DÜĞÜN HAZIRLIKLARI

   Kısmet olursa ağustosta kız kardeşimin düğünü olacak. Ve biz yaklaşık 1 yıldır onun hazırlıkları içindeyiz. Öyle ki, 2-3 aydır da gece-gündüz, çocukları uyuttuğum her an işlerin başına geçiyorum.
   Başlarken hedefimiz her şeyi kendimiz yapalım şeklindeydi. Başardık da şükürler olsun. Bu süreçte farkettim ki benim böyle süsleme işlerine elim gerçekten yatkınmış. Tasarımda da hiç fena değilmişim, e oldum ben o zaman :) . Şaka bir yana hem yorucu, hem de inanılmaz zevkli bir süreçti. Ben zaten bu tarz süsleme işlerine bayılırım. Bazen pes etme noktasına gelip keşke başka model düşünseydik dediğimiz de oldu ama sabırla bitirdik hepsini. İşte yaptıklarımız:

- Buzdolabı süsü olmak üzere lavanta keseleri (aslında lavanta kesesi demek basit kalıyor, kese, ürünün ufacık bir kısmı çünkü). Bizi en çok zorlayan, en fazla emek verdiğimiz ve en çok zaman alan şey buydu. Tam 570 adet yaptık.
- Kına keseleri. Bunu 350 adet civarında yapmış olabiliriz, sayısını net hatırlamıyorum.
- Gelin çiçeği, damat yaka çiçeği, gelin tacı. Bunlar muhteşem oldu. Bittiğinde bakmaktan en mutlu olduğumuz parçalar bunlar.
- Gelin ayakkabısı. Converse süsledik. Abartıdan mümkün olduğunca kaçınmaya çalıştık.
- Altın kesesi. Dikiş bilmez halimle, tamamen doğaçlama yaptığım farklı bir tasarım oldu, çok da cici oldu.
- Takı kurdelesi. Süsledik tabi ama yine tercihimizi sadelikten yana kullandık.
- Gelin kuşağı. Bu da çok cici oldu. Kardeşim kırmızı istemediği için (ben de kırmızı kuşak hiç sevmem) farklı renkler seçtik. Bir tanesini süsledik.
- Dantelli bir bileklik.
- Takı iğneliği. Kahkahalar atarak yaptık bunu. Malzeme ararken karşımıza öyle bir şey çıktı ki 10 dakika bile sürmeden iğneliğimiz hazırdı.
- Gelin masası için mumluk.
- Dış çekimde kullanmak üzere suslu bir şemsiye.
- Yine dış çekim için şapka.
- Kına tepsisi için süslü bir örtü. Orasından burasından ponponlar, tüller çıkan tepsilerden olsun istemedik.
- Davetiye. Tasarımı bize ait olduğu için, matbaada bastırılan davetiyenin süsleme işi de bize kaldı tabi.
- Şimdi de yeni gelin evi mis gibi koksun diye sabun süslüyorum. Tasarımı yine bana ait.
- Yelpaze. Hem düğünde hem de çekimlerde kullanacak. Bunu hazır aldık, hiç bir değişiklik de yapmadık.
 
 Tek eksiğimiz düğünde kullanacağı boncuklu taç ve gelin damat kadehleri. Onlar da bu aralar diğer kız kardeşimin ellerini öpüyor :)

   Önümüzde gelin evi yerleştirme ve ardından birisi kınayla birlikte olmak üzere iki ayrı düğün var. Ve her biri birbirine inanılmaz uzak mesafede. Ardından benim işe dönüş telaşım geliyor hemen bir hafta sonrasında. Hiç bir şey değil ama asıl gözümde büyüyen de o zaten.
 
   Şimdi hazırlıklar için yapılan masrafa gelince, toplam maliyeti bilemiyorum ama, başka yerlerden aldığımız fiyatlara göre bazı karşılaştırmalar yapabilirim:
- El çiçeği, yaka çiçeği, baş çiçeği: Baktığımız modeller genelde 350-450 tl arasıydı. Biz sanırım 50 tl den de az bir maliyet koyduk ortaya. Ve içimize çok sinen şeyler elde ettik. Bize göre hazırlardan daha güzel oldu.
- Converse: Yine 300 tl ye kadar fiyatlarla karşılaştık. Biz 50 tl ye falan mal ettik.
- Takı kurdelesi: İnternette çifti 25 tl olan gördüm. Biz 10 tl bile harcamadık.
- Davetiye: 600 adet davetiye için 300 tl si matbaaya olmak üzere toplamda 350 tl  kadar harcadık. İnstagram üzerinden bize 500 davetiye için 4000 tl fiyat veren bile olmuştu. Tanesi 8 tl yani.
 
   Tüm bu süreçte çıkardığımız dersler:

- Vaktin varsa, yapabildiğim her şeyi kendin yap.
- Malzemeleri alırken tek bir yere bağlı kalma. İnternetten, çok daha uygun fiyata malzemeler bulunabiliyor. Uygun bir maliyet icin dükkan dükkan gezmeye de üşenme. Özellikle instagram fiyatlar konusunda çok uçlarda. Satıcılar kaliteli malzeme kullandıklarını söylese de kanma, mantıklı düşün. Bir davetiye aşırı kaliteli olsa ne çıkar? Sonuçta insanlar düğün tarihine bakıp çöpe atmayacaklar mi? 350 tl neredeee, 4000 tl nerede. İnsaf yani, kimi kandırıyorlar.
- Bu süreçte en büyük yardımcın silikon ve silikon tabancası. En kullanışlı silikon tabancaları da 10 watt gücündeki küçük olanlar. Daha büyükleri küçük alanlar için hiç uygun olmuyor.
- Yapacağın hazırlıklar için model seçerken, modelin yapılışı ile ilgili tüm aşamaları gözden geçir. Lavanta keselerimiz bizi son derece zorladı zira. Zorluk derecesini şöyle anlatayım: Normalde hazır malzemelerle basit bir lavanta kesesi ortalama 1,5-2,5 tl arası fiyatla satılıyor. Ben, bizim modelimizi satıyor olsam 4 tl altında kesinlikle satmam. Bu işin ticaretini yaparsam da o modelle uğraşmam :)
- Bu tarz hazırlıklar için düğüne çok var diyerek tembellik yapma. Mümkün olan en erken zamanda başla ki düğün yaklaşırken iki ayağın bir pabuca girmesin. Böylece işini erkenden bitirip, keyifle düğün vaktini beklemek kalır. Biz, misafirler için yapılacak yemek menülerini bile ayarladık. Yaptıklarımızı, kına malzemesi, takı töreni malzemesi, kuaföre giderken götürülecekler, vs şeklinde de ayırdık kolaylık olsun diye. Vakti geldiğinde her şey tıkır tıkır işlesin inşAllah. Allah'ım sorunsuz, kolayca atlatmayı nasip etsin.
- Kıyafet alışverişi için internetten bolca faydalan. İndirimli ürünlere mutlaka göz at, ürün bilgilerini, manken ölçülerini, vs mutlaka incele. Ürünü alacağın firmayla ilgili tüketici şikayetlerini oku. Ben her iki düğün için aldığım abiye elbiseleri internet üzerinden getirttim. Üstelik çok uygun fiyatlarla. Çok da içime sindi.

   Bu kadar yazdım ama maalesef yaptıklarımızın fotoğraflarını ekleyemiyorum. Düğünde, hazırlık fotoğraflarını da içeren slayt gösterisi olacağı için gelin hanımdan izin yok.

   Kalın sağlıcakla...

14 Mayıs 2016 Cumartesi

KORKUYORUM, ÇÜNKÜ HAZIR DEĞİLİM

Benim küçük oğlum, yavru aslanım, kıyamadığı, gözümün nuru artık 10 yaşında. Anne olduktan sonra zaman öyle hızlı akar oldu ki yetişebilmek mümkün değil. Oğlumun bebekliğinde onun gelişimi ile ilgili kaçırdığım çok şey oldu. Paylaştığımız çok şey, eğlendiğimiz çok zaman da oldu tabi ama işte insanın gözü daha çok yetişemediklerine  kayıyor.
   Çok fazla  pişmanlığım ve vicdan azabım var kaçırdıklarıma dair. Üzgünüm, belki bundan kurtulma konusunda kendime izin vermiyor olabilirim ama hislerim bu yönde. Ve ben bu konuyu içimde halledememisken oğlum adım adım ergenliğe ilerliyor.

   Anlıyorum ki anne olduktan sonra insanın kafasının rahat olması mümkün değil. Hep bir büyüme dinamiği, yaş sendromları, vs. Şimdi de ufak ufak özgürleşme çabaları içinde. Mesela "bazen yalnız başıma yürüme ihtiyacı duyuyorum", " arkadaşlarım evlerine davet ediyorlar " gibi şeyler söylüyor bu aralar. Biliyorum ki tam olarak kendi isteği değil bunlar. Sınıfından birkaç arkadaşı, istedikleri gibi eve gidiş güzergâhını değiştiriyor, onlar da henüz 10 yaşında olmalarına rağmen çarşıda sokakta tek başlarına bir yerlere gidip geliyorlar. Biz oglumla dışarı çıktığımızda karşılaşıyoruz bazen. Haliyle onların bu kadar rahat olmaları oğlumun dikkatini çekiyor. Ama ailelerinin rahatlığı da benim dikkatimi çekiyor, hayrete düşüyorum. Çocuk kaçırma olayları, istismarları bu kadar fazlayken ve çocuklar evlerinin önünden bile kacirilirken hatta aile içinde istismara maruz kalırken ailelerin bu rahatlığını aklım almıyor. Ve içten içe kızıyorum onların -belki de- ilgisizliği yüzünden benim oğlum (yaşına göre ve belli kurallar içinde olabilecek en geniş özgürlüğe sahip olduğu halde) daha fazla özgür olabilmeyi merak ediyor. Anlatıyorum, o günler de gelecek ama yavaş yavaş, aşama aşama gelecek diye. Anlıyor, hak veriyor. Mantıklı buluyor. Ama çocuk işte. İçinde bu merakın büyümesinden korkuyorum. Tıpkı onun büyümesinden korktuğum gibi. Çünkü henüz hazır değilim.

21 Nisan 2016 Perşembe

ÇOCUKLARIN CİNSEL İSTİSMARDAN KORUNMASI

 
   Son zamanlarda aklımı en çok kurcalayan, beni endişelendiren hatta panikleten konulardan biri bu. Artık o kadar gündemde ki, şöyle birkaç dakika bu konuyu unutup kafamı rahatlatamıyorum. Ne yaparım da çocuklarımı koruyabilirim, hangi tedbirleri almalıyım, bu konuda çocuklarımı nasıl eğitmeliyim, vs sorular kafamda dönüp duruyor. Her gün kaybolan, tacize uğrayan, işkence gören çocuk haberlerini izliyoruz, duyuyoruz. Bu olayları tamamen önlemenin bir yolu yok maalesef. Çünkü en tanıdığımızı düşündüğümüz kişilerden, en güvendiklerimizden çıkabiliyor bu sapkınlıklar.  
   Peki neden oluyor, bu insan müsveddeleri ne oluyor da bu hale geliyor? Sebebi çok tabi ki. Aile yapısının bozulması, insani değerlerimizin yitip gitmesi, televizyonda gösterilen diziler, programlar, reklamlar ve hatta çizgi filmler, şarkı sözleri ve klipler, internetin, sosyal medyanın iyice yaygınlaşması nedeniyle bu olayların hep göz önünde olması, psikiyatrik problemler, cezaların yeterince caydırıcı olmaması gibi. En temeldeki sebep de dinden uzaklaşma bana göre. Sapkınlıklar İlahi dinlerin hepsinde yasaklanmıştır. Dolayısıyla kişi hangi dine mensup olursa olsun eğer gerçekten inanıyorsa zaten böyle şeylere kalkışmaz. O nedenle sapkınlıkla dini inançların, hele ki İslam dininin bir arada anılmasına tahammül edemiyorum. Kişi inançsizsa ne olacak, her türlü sapkınlığı yapabileceği anlamına mı geliyor, ya da inançsız olanlar sosyal açıdan sapkın kişiler midir? Elbette ki söylemek istediğim bu değil. Eğer kişi herhangi bir dini inanca sahip değilse o zaman da insani değerler devreye giriyor. Ve evet, zaten sapık kişilerde insani değerler olduğundan söz edemeyiz.

   Bunlar var, var olmaya ve artmaya da devam ediyorlar. Bu konuda ben büyük oğlumla sürekli konuşuyorum. Artık 10 yaşında, teorikte ne yapması gerektiğini iyice öğrendi. Pratikte uygulayacak bir olay yaşamaması için her gün dualar ediyorum. Konuşmalarımızı, aldığımız tedbirleri şu şekilde özetleyebilirim:
   -"Eğer babanın ve benim tanımadığımız birisi (sadece kendisinin tanıyor olması yetmez çünkü) senin yanına yaklaşıp "annen-baban evde değil, seni almaya gelemeyecek, ben seni onların yanına götüreceğim, seni çağırıyorlar, hastalandılar, hastanedeler, kardeşini hastaneye götürdüler," gibi herhangi bir sözle seni kandırıp götürmek isterse asla ama asla ona inanma. Yanına yaklaşmaya, seni tutmaya, zorla götürmeye kalkarsa, her nerede olursan ol, avazın çıktığı kadar bağır, çığlık at. Mümkün olduğunca hızlı koşup kaçmaya çalış. Eğer seni tutuyor ve bırakmıyorsa tekme at (mümkünse bacak arasına), elini-kolunu yapabildiğin kadar kuvvetli ısır, seni tutamayacağı şekilde çılgınca çırpın."
  -"Eğer sen geldiğinde biz evde olamayacaksak, seni okuldan alamayacaksak acil bir durum var demektir. O durumda mutlaka hepimizin tanıdığı ve güvendiği birisiyle seni aldırırız. Ve öğretmenini arayıp seni kimin alacağını bildiririz. Yani kimin alacağını sana kendimiz söyleyemezsek öğretmenin söyleyecek. O yüzden, sana haber ulaştırmadığımız taktirde tanıdığımız birisi bile olsa kesinlikle  gitme. Eğer ısrar ediyorsa parolamızı sor (kendi aramızda bir güvenlik parolası oluşturduk).
  -"Eğer alışveriş merkezi, market, mağaza gibi yerlerde bizi kaybettiysen etrafına korku dolu gözlerle değil de kendinden emin bir şekilde bakmaya çalış, panik yapma. Üniformalı bir güvenlik görevlisi göremiyorsan hemen kasiyerin yanına gidip anne babanı kaybettiğini söyleyerek bizim ismimizi anons etmesini rica et" (Bu madde bir keresinde işe yaradı. 2 yıl önce bir oyuncak mağazasında oğlum bir anda gözden kayboldu. Meğer bizim mağazadan çıktığımızı zannetmiş. O sırada karşıdan gelen güvenlik görevlisine ismini vererek beni tanıyıp tanımadığını sormuş :) Tabi görevli de durumu anlayıp oğlumu danışma bankosuna götürmüş. Biz panik içinde mağazada koştururken ismimin anons edildiğini farkettim, gidip danışma bankosundan oğlumu aldım).
  -"Dudakların, göğüslerin, bacaklarının arası ve popon tamamen senin özel bölgelerindir. Baban ve ben mecburi hallerde, doktorlar muayene sırasında ve eğer biz yanındaysak bu bölgelerine dokunabilir. Aslında tüm vücudun sana özeldir ama kötü niyetli kişiler bu saydıklarıma dokunmaktan hoşlanırlar. O yüzden bu bölgelerine dokunmak, bakmak isteyen kişilerden hemen çığlık atarak uzaklaş (burada, ilk maddede anlattıklarımı tekrar ediyoruz).
  - Mahremiyet bilincini kazanması için bir süredir banyoda iç çamaşırını çıkarmadan yıkıyorum oğlumu. Saçlarının, gövdesinin, kol ve bacaklarının temizliği bittikten sonra eşim veya ben yanından ayrılıyoruz. Kendisi iç çamaşırını çıkarıp mahrem bölgelerini yıkıyor.
  - Çocukların kendilerini koruyabilmeleri, savunabilmeleri için aynı zamanda kendilerini sevmesi, değer vermesi, saygı duyması gerektiğini düşünüyorum. Bu konuya zaten davranışlar noktasında dikkat ediyoruz (elbette hatalarımız da oluyor). Ayrıca özsaygı ve sevgiyi hatırlatmak, kalıcı olmasını sağlamak adına zaman zaman küçük sevgi notları, minik mektuplar, vs ile ona sürpriz yapıyorum. Mesela bir post-it üzerine bu konuda bir iki cümle yazıp beslenme kutusunun üstüne yapıştırıyorum veya kalemliğine iliştiriyorum o görmeden. Okula gittiği zaman görüp okuyunca hem mutlu oluyor, hem de konuşmalarımızı hatırlamış oluyor.
  - Günümüzde çocukları sosyal medyadan uzak tutmak çok da mümkün değil. Ama en azından kendi adına bir hesap açmasını engelleyebilir, kontrollü bazı oyunlar oynamasına izin verebiliriz. Çünkü çocuklarımıza iğrenç ellerini fiziksel olarak uzatamayan sapıklar, sosyal medya üzerinden onları kandırarak pis dürtülerini tatmin etmeye çalışıyorlar. Mesela son zamanlarda gündemde AVATARIA diye bir oyun var. Hakkındaki yorumlar kanımı dondurdu.
 O nedenle oğlum zeka, dikkat ve kültürel içerikli bir kaç oyunu oynama konusunda izinli. Ama o da yine kontrolsüz bir şekilde değil. Mesela facebook üzerinden oynayacaksa babasının hesabını kullanmak zorunda. Böylece kontrol sağlayabiliyoruz. Veya internet üzerinden oynayacaksa da yine bilgisayar zaten yapılan işlemleri kaydediyor, biz de oradan kontrol edebiliyoruz. Mümkünse en güzeli o oyun oynarken yanında bulunmak. Hem böylesi oldukça eğlenceli oluyor ikimiz için de.  Yine telefona indirdiğimiz Wordbrain adlı oyun da çocukların oynamasına uygun. Biz oğlumla birlikte oynuyoruz onu da.
   Yalnız, oyun süresi bilgisayardan 45 dakikayı, cep telefonundan 15 dakikayı geçmeyecek şekilde sınır koyuyoruz.

   Bunlarla birlikte, ister yiyecek, ister başka bir şey olsun, başında biz ya da öğretmeninin olmadığı sürece hiç kimsenin verdiği şeyi almama, yabancılarla mecburi haller dışında konuşmama... gibi klasik uyarılarımızı da sürekli yapıyoruz.

   İnternette izlediğim bu konuda eğitici birkaç video var, oğluma henüz izletemedim. Onları da postun sonuna ekleyeceğim. Belki görmeyenler veya bu konuyu çocuklarına anlatmakta zorlananlar vardır.

  Oğlumun şu an gittiği okul evimizin hemen yanında ama giriş ve çıkış saatlerinde hep penceredeyim. Teneffüslerde bile gözleyebiliyorum. Yalnız gelecek yıl 5. sınıfa başlayacak, ben de ağustosta işbaşı yapmış olacağım. Artık yavaş yavaş ergenliğe, en tehlikeli çağlara da yaklaşıyor. O nedenle yarım günlük devlet okulu yerine tercihimizi bir özel okuldan kullanmak zorundayız. Yoksa üzerindeki kontrol ve korumamız çok zayıf olacak. Mesela mecburen kalan yarım günde etüt merkezine gitmesi gerekecek, eşimin de benim de her gün düzenli olarak onu alıp etüt merkezine bırakmamız mümkün değil ve bu süreç oğlum için de çok yorucu olur zaten. Bu arada küçük oğlum da kreşe başlayacak. Düşünün yani masrafımızı :)
   Büyük oğlum bu yıl bir savunma sporu öğrenmek için ders de alacak. Bu konuda bilgisi olan varsa, hangisini seçmemiz gerektiği konusunda fikirlerinize talibim.

   Ben çocuklarımı kimseye güvenip emanet edemiyorum. Annem 40 dakikalık mesafede. Komşulara zaten bırakamam. O yüzden kendi imkanlarımız çerçevesinde mümkün olan en iyi şekilde önlemlerimizi almaya çalışıyoruz. Çok yorucu oluyor ama yapabileceğimiz başka bir şey de yok.

   İşte böyle. Bizim tedbirlerimiz özetle bunlar. Keşke tedbir alıp dua etmekten çok daha fazlası gelse elimizden. Keşke bu sapıklar, sapkınlıklar bitse de rahatlasak.

   Bu konuyla alakalı olarak burada güzel bir yazı var.

Çocuklarımıza izletebileceğimiz birkaç eğitici video:


 



Ayrıca buraya tıklayarak Kiko ve El kitabını pdf formatında indirebilirsiniz.

Tüm yavrularımız Allah'a emanet.

 

31 Mart 2016 Perşembe

Çocukta Başlar - Damla ÇELİKTABAN

Annemin Kitaplığı , Facebook sayfasında paylaştı bu linki. Bana göre bir çoğumuzun yaptığı ve çocuklarımızın kişilik gelişimi üzerinde olumsuz etkileri olan ancak çoğumuzun hayat kosturmacasinda farkına bile varamadığımız, küçük görünen ama aslinda cok daha derin bazı yanlışları özetleyen bir yazı. Yazarın kalemine sağlık. Hepimize farkındalık kazandırması dileğiyle...

Çocukta Başlar

Not: Yukarıda linkini verdiğim Annemin Kitaplığı Facebook sayfasını ve BURADAKİ internet sitesini takip etmenizi şiddetle değil ama ısrarla tavsiye ediyorum. Çocuğa yaklaşım, öfke kontrolü, vs konularında ben de kendisinden oldukça faydalanıyorum.

29 Mart 2016 Salı

KENDİMİZDEN VAZGEÇİRİLDİK! YENİDEN BULALIM İÇİMİZDEKİ BİZİ

   Dün, sevgili oyuncuanne-Şermin Çarkacı 'nın bir paylaşımı gözüme çarptı Facebook'ta.. Özetle, kadınların eş ya da anne olduktan sonra, bu sıfatların, kendi kişiliklerinin, kendi isimlerinin önüne geçtiğinden bahsediyordu. Yazıyı okuyunca şöyle bir düşündüm bu konuyu, sonra yorum yazmaya başladım. Ancak baktım ki yorumum çook uzun olacak, en iyisi bloga yazayım dedim. Ki zaten epeydir yazmayı düşündüğüm ama toparlayıp da yazıya dökecek vakti bir türlü bulamadığım bir konuydu. Belki sonra oraya da kopyalarım yazımı.



   Eş, anne, kendinden vazgeçip ailesi için yaşayan kadın... Bunlar küçüklüğümüzden itibaren bize dayatılan roller. Fedakar, kendini unutan, hayatını başkalarına adamak için yaratılmış, evlenip yuva kurmak ve çocuk doğurmak, hayatının evlilikten öncesini kendi anne babasına hizmetle geçirdiği gibi kalanını da kocası ve çocuklarına adayan, adaması beklenen varlık. Hangimize gerçekten ne istediği soruldu? Kaçımıza herkesten önce kendimizi sevmemiz gerektiği öğretildi? Veya içimizden kaç kişi gerçekten özsaygısı olan bir anne tarafından büyütüldü? Erkekler hep "eli işe yatkın olmadığı için" işleri beceremeyen, hürmet görmesi ve sözüne uyulması gereken üstün varlık değil miydi bizi yetiştirenlerin gözünde? Dolayısıyla da kadın, erkeğin arkasını toplayan, evi derleyip toparlayan, çekip çevreleyen rollerine büründürülmüyor mu otomatik olarak? Hatta daha küçücük kız çocuklarına düğünlerde gelinlik giydirilip evliliğe özendirilmiyor mu? Çocuk gelinlerin olması kesinlikle insanlık dışı ama bizler, kızlarımızın kafasına evlilik fikrini sokacak şeyler de yapmıyor muyuz? Baksanıza kız-erkek ilişkileri, sevgili olmalar, hamile kalmalar, vs ne kadar küçük yaşlara indi. Tabi bunda televizyonun rolü de asla küçümsenemez.
   Kız çocuklarının oynadığı, içgüdüsel olarak ortaya çıktığı söylenen evcilik oyunları, ailedeki rollerin, çocuğun gözüne, zihnine ve ruhuna yansıması. Aynı şekilde erkek çocuklar için de geçerli bu. Kızlar hep yemek yapan, sofra kuran, bebeğe bakan; erkekler hep araba kullanan, para kazanan, hazır sofraya oturan, vs. Yani bu haksız rol paylaşımı ve "fedakar kadın" dayatması, ta o zamanlardan başlıyor. Sonrasında da tabi devam ediyor. Kız çocukları ev temizliğinde anneye yardım eder, yemek-pasta yapmayı öğrenir, el işi öğrenir; erkek çocukları da babasıyla birlikte dışarı çıkar, daha küçük yaşta babasının kucağında direksiyona geçer, gezip tozup tıpkı babası gibi önüne kurulan sofraya kurulur. Benim ailemde de bu böyleydi. Anneme göre, evin erkeğine sonsuz saygı duyulmalı. Erkek çocuk da (her ne kadar annem gerçeği inkar etse de) hürmet, hizmet görmeli. Mesela erkek kardeşimin de benimle birlikte sabah dersi varsa (her ikimiz de orta okuldaydık) annem kalkmaz, kahvaltıyı ben hazırlardım. Ama benim dersim öğleden sonraysa annem kalkıp erkek kardeşime kahvaltı hazırlardı. Yani kardeşime bir şekilde hizmet edilirdi. Ki aramızda sadece 15 ay var ve o da benim kadar kahvaltısını hazırlayacak yeterlilikteydi. Tabi erkek kardeşim, kızkardeşlerinden hep hizmet ve çok büyük saygı bekleyen biri olarak yetişti. Bu ona da haksızlık bence. Neden oğullarımızın içine, başkaları ona hizmet etmezse kendi başına bir şey yapamazmış duygu ve inancını yerleştiriyoruz ki? O kendi kendine yetemez mi, peynirini zeytinini dolaptan çıkarıp karnını doyuramaz mı? (Bu arada annem benim için özel olarak kalkıp kahvaltı hazırlamadı, içimde uktedir)
 
   Sonra yaşı gelir, kız evlenecek olur. Babası onu "verir", erkek ailesi ise "alır". Kızı gelin vermek, kızı gelin almak...
   Nikah günü imzalar atılır, genç kızın soyadı değişir. Derken evinin kadını, kocasının eşi, çocuklarının annesi olur. Ama "Ayşe, Fatma, Hatice, Merve, Çiğdem, Özlem..." çok gerilerde kalmıştır artık. Hep öyle örneklere alışmış olduğu için kendisi bile fark etmez bunu. Sonra kendi oğlunu-kızını da aynı şekilde yetiştirmeye devam eder. Olur da oğlu yanlışları fark edip kendi sevgilisine, karısına hak ettiği şekilde davranırsa "kılıbık erkek, light erkek", kızı baş kaldırıp hakkını aramak ve elde etmek isterse de "asi, aykırı, yoldan çıkmış"...

   Elbette ki özellikle kız çocukları hayatın zorluklarına göğüs gerecek şekilde güçlü yetiştirilmeli, tek başına da ayakta duracak donanıma sahip olmalı. ev işi, mutfak, el işi, alışveriş, para kazanma, genel kültür, diplomalar, sertifikalar, savunma sporları, vs. Çünkü memleketimde kadın olmak zor.  Ama bunlar, kendini unutturarak öğretilmemeli. Başka seçeneği yokmuş gibi, ileride sırf kocası ve çocukları için kullanılmak üzereymiş gibi olmamalı.

   Hem erkek hem kız çocuklarımıza öğretmeliyiz önce kendini sevmeyi, kendine saygı duymayı. Daha sonra da başkalarına karşı saygılı olup kimsenin sınırına girmemeyi, kimse için kendi sınırını yıkmamayı. Hayatta mutlaka fedakarlık yapılması gereken zamanlar olacak. Ama bunun da bir sınırı olmalı. Fedakarlık tek taraflı olmamalı mesela. Veya sınırlarımızı yıkacak şekilde yapılmamalı. Kendimizden vazgeçirmemeli bizi. Belki de nesillerimizin kurtuluşu bundadır. Önce kendine sonra çevreye saygılı ve sevgili bireyler olabilmek, öyle bireyleri yetiştirebilmek...

   Ben de iki erkek evlat, E.B. ve E.B. 'nin annesiyim. B.'nin eşiyim. Ama önce Y.'ım ben. Onların asla tırnağına bile zarar gelsin istemem, onlar için yapabileceğim ne varsa hepsini yaparım, gözümü kırpmam. Ama  kendi varlığımın, kıymetimin de farkındayım. Küçük küçük de olsa ruhumu şımartacak bir yol bulurum. Gün içinde kahve molalarım, iki sayfa bile olsa kitap okuma aralarım, mandala-el işi-geri dönüşüm, vs etkinlikler için her gün düzenli olmasa da iki arada oluşturduğum fırsatlar mutlaka vardır. Hepimiz yapalım bunu. Hayat zor, kadın olmak, çalışan/dışarıda çalışmayan kadın olmak, anne olmak zor. Eğer biz benliğimizin farkında olursak o zorlukları aşmak daha kolay.

Not: Bu konuyla alakalı bir kitap var:


Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. 
Yazarı Feyza Hanım'ın bir İnstagram sayfası var: https://www.instagram.com/feyzalt/?hl=tr
Aynı zamanda bir de blog yazıyor: http://avukatfeyzaltun.blogspot.com.tr/2015_03_01_archive.html?m=0 
   Dünya görüşü ya da siyasi düşüncelerimiz uyuşmuyor olabilir ama kadınlarla ilgili konularda yaptıkları takdire şayan bence.

 

25 Mart 2016 Cuma

BİR TOPLUM BASKISI: KARDEŞ ŞART MI?

   En son postumun üzerinden 17 gün geçmiş. Bir türlü yazmaya vakit bulamıyorum, bulduğum vakitte de elim klavyeye gitmiyor açıkçası. Bebeğimin yanması ve iyileşme süreci, ardından iki oğlumun da ağır gribe yakalanması, üst üste olan patlamalar, şehit haberleri, vs derken stressiz geçen bir günümüz olamıyor son zamanlarda. Herkes üzgün, herkes korkuyor, herkes tedirgin. Bu kara bulutların dağılması için dua etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden maalesef.

 Bu post da uzun zamandır taslak olarak bekleyenlerden. Birazcık kendimi toparlar gibi olduğum bu akşam içimden gelen yazma isteğiyle oturdum bilgisayarın başına. Umarım iyi bir şeyler çıkar diyerek konuyu bağlayayım.

 


   Çocuğumuz olmasa bile sadece eşimizle de bir aile olabildiğimizi kabul etmeyen, hayatımızın her anına karışma ihtiyacı duyan, her konuda kendisine sorulmadan fikir beyan insanlar ne kadar da sinir bozucu oluyorlar öyle değil mi? Üstelik karıştıkları konularda, mecbur olmadığımız halde yaptığımız açıklamaları da kabul etmeyip "olur mu öyle şey, şöyle şöyle olmadan olur mu", vs diyerek kendi doğrularını dikte etmeye çalışmaları da ayrı olay. Ne, kime, neye göre olmazsa olmaz? Senin doğrularınla benimkiler aynı olmak zorunda mı? Yok, anlatamazsınız kimseye.
 
   Aynı baskıya birçok konuda ben de yoğun bir şekilde maruz kaldım tabi. Tıpkı çocuk konusunda olduğu gibi. Biz evlenirken eşimle bir karar almıştık: En az iki yıl çocuk düşünmeyecek, evliliğin tadını çıkarmaya çalışacaktık. Öyle de yaptık tabi. Ama bu iki yıl içinde kendi annemden tutun da komşulara, akrabalara, arkadaşlarıma kadar herkes bu kararımızı yargılama hakkı buldu kendinde. O zaman daha 23 yaşındaydım, dilimin ucuna gelen cevapları söylemeye çekiniyordum ve herkese nedense kısa da olsa açıklama yapmak zorunda kalıyordum. "Şimdilik düşünmüyoruz" cevabı kimseye yetmiyordu çünkü. Şimdiki aklım olsa en net ifadeyle "biz öyle karar verdik, kimseyi ilgilendirmez" diye cevabı yapıştırır, herkesin ağzını kapatırım. Kırılan kırılır, umurumda olmaz. Başkasının hayatına karışmaya cüret eden, aldığı cevaptan da gocunmayacak.

   Allah gönlümüze göre verdi, planladığımız gibi gitti her şey. Üzerime annelik çökünce yavaş yavaş büyümeye, olgunlaşmaya, araştırıp öğrenmeye, daha geniş ve detaylı düşünmeye başladım. Öğrendikçe gördüm ki toplumumuzdaki bu "başkasının hayat senaryosunu yazıp yönetme isteği", çok fazla kadının canını acıtıyor aslında. Çünkü bebek sahibi olmak isteyip olamayan, bu uğurda her şeyini feda etmeye hazır olan, yolda bir bebek görme korkusu nedeniyle evden dışarı çıkamaz hale gelecek kadar iç dünyası yaralı o kadar fazla kadın var ki. Ve bu sorulara her maruz kaldıklarında dünyaları yeniden tepetaklak oluyor. Onlara bunu yaşatmaya kimsenin hakkı yok, hatta kimse kimsenin hayatını yargılamamalı, sorgulamamalı. Kendisine sorulmadan fikir beyan etmek ukalalıktan başka bir şey değil, çok da itici.

   Oğlum doğduktan sonra, iş hayatımın yoruculuğu ve stresi, bebek bakımıyla ilgili benim pimpirikli, takıntılı psikolojim, ikinci bebek fikrini kafamdan sildi. En azından uzun süre için bu konuyu kafamda bir yere kilitledim. Ama oğlumun bebekliğiyle ilgili içimde kalan, tatmayı umup da tadamadığım çok fazla şey olmuştu. Ve bir süre sonra bunları yaşama isteği yavaş yavaş içimi kemirmeye başladı. Ama yine de cesaret edemiyordum yeni bebek fikrine. Ta ki oğlum bir gün sebepsizce ağlayarak yanıma gelinceye kadar. Bana "anne benim bir kardeşim olsun. Siz ölünce ben tek başıma ne yaparım" dedi. Onu o düşünceyle ağlarken görmek kalbimi çok yaralamıştı. Ona sarıldım ve "Eğer bize bir şey olursa, senin her zaman arkanda duracak teyzelerin var. Kardeşinin olup olmayacağı konusuna babanla benim birlikte karar vermemiz gerekiyor. Ve tabi ki biz buna karar verirsek ve Allah nasip ederse olabilir" şeklinde özetleyebileceğim bir konuşma yaptım. Ne yalan söyleyeyim kelimeleri seçerken çok zorlandım. Öncelikle henüz yedi yaşındaydı. Eğer bir kardeşi olacaksa, o istediği için olduğu fikrine kapılmaması gerekiyordu. Hayatta istediğimiz bazı şeylerin gerçekleşmeme ihtimali olduğunu kabul etmesi, bunun kısmetle alakalı olduğunu da öğrenmesi gerekiyordu, vs. O günkü konuşma, bizim yeni bir bebek fikrini düşünmemizi ve bunu istediğimize karar vermemizi sağladı. Oğlum sekiz yaşındayken ikinci bebeğim dünyaya geldi şükürler olsun.

   Peki kardeş şart mı?
 Bu tamamen ailenin şartlarına göre değişen bir konu. Bana göre hem şart, hem değil.
- En önemli konulardan biri, aile içinde huzursuzluk olup olmadığı. Eğer bir huzursuzluk yaşanıyorsa, eşler arasında iletişim problemi ve geçimsizlik varsa bu sorunlar çözülene kadar bebek fikri bekleyebilir. Kaldı ki böyle bir ortamda yaşamak zorunda olmak, zaten ilk çocuk için bile bir travma.
- Maddi problem varsa, bütçe dört kişilik bir ailenin giderlerini karşılamayacaksa bebek fikri bekleyebilir.
- Bakıcı sorunu varsa ve anne de doğum izni bitince işe dönmek zorundaysa bebek fikri bekleyebilir.
- Anne ya da baba büyük stres altındaysa ve sabır konusunda sınırlarını zorlayan bir hayat yaşıyorlarsa bebek fikri bekleyebilir.
- Ailede herkes hayatından memnunsa ve böyle köklü bir değişiklik dengeleri sarsacak, bozacaksa bebek fikri bekleyebilir.
.
.
.
   Kısacası bana göre yeni bebeğe karar verip vermeme konusunda bazı kriterler bunlar. Bu maddeler çoğaltılabilir elbette. Tabi biz ne kadar düşünsek de, tedbirler alsak da veya kesinlikle bebek istiyorum desek de  takdir Allah'tan.

   Çocuksuz hayat, çocuklu hayattan daha kolay ve daha az yıpratıcı. Tek çocuklu hayat çocuksuz hayattan daha zor ama daha güzel. İki çocuklu hayat ise, tek çocuklu hayattan kesinlikle çok daha zor ama çok çok daha güzel.

   Evlatlarımın

böyle değil

                                (bilgiruhu.com'dan)
böyle olmaları için hep dua ediyorum.

   Allah'ım isteyen, sorumluluğunu hakkıyla yerine getirebilecek, maddi manevi külfetini kaldırabilecek, onu yetiştirmek için elinden gelenin en iyisini yapacak herkese hayırlı evlatlar nasip etsin. Sevgiyle...

8 Mart 2016 Salı

BEBEKLE EV AKTİVİTELERİ (İNCE MOTOR BECERİ VE KOORDİNASYON GELİŞİMİ İÇİN)


   Bu konuda yapılabilecek o kadar çok çalışma var ki. Gerek hazır materyallerle, gerek evde bulabileceğimiz materyallerle her şekilde küçük kas gelişimini desteklemek mümkün. Ben, çoğunluğu her evde bulunabilecek malzemelerle bir kaç örnek vermek istiyorum:

- Mandallar: Plastik mandallar, bu iş için mükemmel. Kutuların kenarına, kağıtlara, çamaşır ipine, kitaplara, vs kısacası mümkün olan her yere mandal takıyoruz. Gerekirse ilk zamanlar sadece açıp kapatma şeklinde çalışın. Avuç içiyle veya parmakla... Çalıştıkça bebeğinizin kasları kuvvetlenecek, mandalı daha kolay açabilir hale gelecek. Açtığı mandalı gösterdiğiniz yere takıp çıkarırken el-göz koordinasyonu gelişecek. Renkli mandallarla, renklerine göre takıp çıkarma aktivitesi yaparak çalışmayı çeşitlendirebilirsiniz.

- Kağıt yırtma: El-göz koordinasyonunun gelişmesi ve parmak kaslarının kuvvetlenmesi için çok iyi bir çalışma. Müsvedde kağıtlarınızı kullanabilirsiniz. Başlangıçta kağıtları rastgele yırtarken, gelişme kaydettikçe, kağıtların üzerine çizdiğiniz şekilleri takip ederek yırtmasını isteyebilirsiniz. Kağıtları mümkün olduğunca küçük parçalar halinde yırtmasını isteyin. Yırtılan kağıtları bir poşet içinde biriktirip geri dönüşüme gönderebilirsiniz.

- Yırtılmış kağıt parçalarını bir tepsi içine koyun. Üfleyerek ilerletmesini isteyin. Bu çalışma hem dudak çevresi, hem yanak, hem de solunum kaslarının gelişimini sağlayacak. İleri aşamada, pipet kullanarak kağıtlara üfleyebilirsiniz.

- Üfleme çalışmasını, elinizde yuvarlayıp top haline getirdiğiniz alüminyum folyo parçalarıyla da yapabilirsiniz. Hatta topları oluştururken bırakın birkaç parça da bebeğiniz yapmaya çalışsın.

- Yırtılmış kağıt parçalarını boş bir şişeye doldurun. El-göz koordinasyonu için çok iyi bir çalışma.

- Plastik bir şişeye taş doldurun. Sivri kenarlı olmayan taşları kullanın. Eliyle ve sonra da kaşık kullanarak denemesini isteyin. Bu arada attığınız her taşı sayarak sayı çalışması da yapmış olursunuz. Renkli taş kullanıyorsanız "kırmızı taşı at, mavi taşı at" şeklinde renk çalışması da yapabilirsiniz.

- Oyun hamuruyla oynatın. Daha önce tarifini verdiğim ev yapımı oyun hamuru benim kullandığım. İnternette başka tarifler de var. Veya güvendiğiniz bir markanın ürününü hazır olarak da alabilirsiniz. Bebeğiniz küçük merdaneyle hamuru açsın, kalıpları üzerine bastırsın, hamuru avucunda yuvarlasın, parmaklarını içine batırsın, iki parmağıyla hamuru küçük parçalara ayırsın, vs. İnanılmaz faydalı bir çalışma.

- Parmaklarla adımlama: Parmaklarla merdiven tırmanıyormuş gibi yapın. Bunun için mesela abaküs kullanabilirsiniz. Abaküsün çubukları merdiven basamağı olacak yani. Bebeğinizin minik parmakları için de uygun aralıklı basamaklar ayrıca.
- Bul-tak oyuncaklar: 
- Plastik çiviler: Önceleri rastgele tutturabildiği yere takıp, parmağıyla üstüne bastırıp sabitlerken ilerleyen zamanlarda sizin gösterdiğiniz deliğe takmasını isteyerek parmak kasları ve el-göz koordinasyonu çalışmış olursunuz. 




- Köpük tabak (ben marketten aldığımız meyvelerin köpük tabaklarını hiç atmam. Yıkayıp bu aktivite için kullanırım) ve kürdanlar: Plastik çivilere alternatif olarak kullanılabilir. Kürdanları tabağa takıp çıkaracak. Deliklerden ip geçirme çalışmasıyla da çeşitlendirilebilir.Tabak iyice kullanılmaz hale geldiğinde de onu yırtıp küçük parçalara ayıracak, parçaları tek tek plastik şişenin içine dolduracak. Hem kas kuvvetini hem el-göz koordinasyonunu geliştirici bir çalışma. Ayrıca sürtünme yoluyla elektriklendirdiğiniz plastik bir materyali bu parçalara yaklaştırıp çekmesini sağlayarak da çalışmaya eğlence katmış olursunuz. 

-Koordinasyon materyalleri:
Genel olarak fiyatları biraz yüksek. Evde kullanılması şart olan şeyler değil ama alabiliyorsanız bebeğiniz bunlarla çalışırken daha çok eğlenecektir.








- Beceri küpü:


   Özel eğitimde çalışırken tepe tepe kullandığım bir materyal. Her yüzünde farklı çalışmalar var. Fermuar, kemer, düğme, çıtçıt, vs. Hem küçük parmak kaslarını çok güzel çalıştırıyor hem de günlük yaşam becerileri için iyi bir hazırlık oluyor. Hazır alınabileceği gibi evde de yapılabilir. Ben bebeğim için kendim yapacağım. Sert karton kutu hariç diğer malzemelerim var (hazır olanların içinde sert sünger var). Tabi bunun için özel bir materyal kullanmak zorunda değiliz. Giydiğiniz kıyafetleri de kullanabilirsiniz ama böyle bir malzeme, çalışmayı eğlenceli hale getiriyor.

   - Şişe kapağı açıp kapatma: Bu da koordinasyon için çok iyi bir çalışma. 

- Kasenin içine koyulmuş boncuk, taş, vs yi iki parmağını kullanarak tek tek kaseden alma. Aldığı materyali şişenin içine atabilir. 

- Kalem, boya, vs ile karalama yapma. Büyük bir defter kullanırsanız bebeğinizin çabuk sıkılmasını da önlemiş olursunuz. Küçük alandan sıkılıyorlar çünkü.

   Yapılabilecek çalışmalar tamamen hayal gücümüze bağlı. Eminim sizler de bebeğinizin yaşına uygun birçok fikir üretebilirsiniz.
   
    Ben büyük oğlumla çok fazla aktivite yapmıştım. Hatta o kadar ki, işten kalan vakitlerim, ona annelik yapmaktan çok öğretmenlik yapmakla geçmiş, çok sonra fark ettim maalesef. Şimdi küçük oğluma da yukarıda saydığım gibi çalışmalar sunuyorum ama asla ısrarcı olmuyorum. En fazla 5 dakika dikkatini veriyor, sonrasında yine haylazlık peşine düşüyor. Ama artık olgunlaştım, hiç takmıyorum kafama. Çalışmalara istediği kadar katılır, istemezse katılmaz. Onun seçim hakkına saygı duyuyor, anneliğimin daha çok farkında olarak ona sevgimi sunmaya çalışıyorum. Öğretmeni değil annesi olduğumu hissettirmeye çalışıyorum. 

Not: Hangi aktiviteyi yaparsanız yapın, bebeğinizi kesinlikle bir an bile materyallerle yalnız bırakmayın. Bahsettiğim çalışmalar küçük parçalarla yapılıyor ve bebekler de kaşla göz arasında her şeyi ağızlarına atıveriyorlar. Aman dikkat.
   
   Huzur ve sevgi dolu günler...

7 Mart 2016 Pazartesi

ANNE-OĞUL ZAMANI, İFTARLIK GAZOZ

   Çarşambadan beri kendimde değilim. Büyük oğlum da aynı şekilde. Bebeğimin yanması, benim kronik bahar yorgunluğum, oğlumla birlikte muzdarip olduğumuz alerjik rinit derken iyice psikolojimiz bozulmaya başlamıştı. Dün oğlumla birlikte evden bir süre için kaçarsak ikimize de iyi gelecek diye düşündüm. Bebeğimin pansumanını yaptım, eşime emanet ettim, büyük oğlumu alıp çıktım.
   Niyetim sinemaya gitmekti. İftarlık Gazoz filmiyle ilgili olumlu yorumlar okumuştum. Cem YILMAZ da oynuyordu, e haliyle merak ediyordum filmi. Baktım yaş grubu da 7+ olunca biletlerimizi aldık hemen. Oğlum yemek olarak sadece kumpir istedi. Özlemiş kuzum, epeydir yememişti. Karnını doyurup oyun alanında eğlendik. Ben avm lerin oyun alanlarını aslında hiç sevmiyorum. Son derece havasız, loş ışıklarıyla da boğucu yerler. Ama oğlumun eğlenmeye ihtiyacı vardı, el mecbur. Ardından sinemaya geçtik.
   Peki film nasıldı?
   En kısa ifadeyle benim beklentimi karşılamadı diyebilirim. Hem eğlenceli, hem duygusal sahneleri var evet ama o sakin ortamı evde sağlayabilirseniz eğer, televizyonda da aynı tadı alarak izleyebilirsiniz. Ben sinemada izlediğim filmlerde, türü ne olursa olsun, beni filmin içine çekecek duygu veya eğlence yoğunluğu arıyorum, bu filmde onu bulamadım maalesef. Ayrıca 7+ olmasına rağmen küfürlü ve bazı müstehcen sayılabilecek sahnelerin olması ayrı bir hayal kırıklığı oldu. Bazı sahnelerde biz oğlumla birbirimizi izlemek zorunda kaldık. Bu arada, filmlerde yaş grubu belirtilirken filmin detaylarının da ele alınması ve film öncesi gösterilen fragmanlarda da aynı şeye dikkat edilmesi  gerektiğini düşünüyorum. Bu konudaki düşüncelerimi konunun muhatabı mercilere de yazacağım.
   Oğlum filmi çok beğendi. Her zaman izlediği aksiyon ya da animasyon tarzından farklı bir tür olduğu için belki de. Ama ben ayrıntılara dikkat ettiğim için maalesef düşüncelerim pek olumlu değil.
   Her neyse, hafta sonu ana-oğul güzel bir aktivite yapmış olduk yine de. Uzun zamandır fırsatımız olmamıştı baş başa vakit geçirmeye. İyi geldi ikimize de.

4 Mart 2016 Cuma

İÇİM ACIYOR, BEBEĞİM YANDI

   Çarşamba akşamı başımıza geldi bu olay. Bebeğim oyuncaklarıyla oynuyordu. Ne zaman yanıma geldi anlamadım, birkaç salise içinde oyuncağını bırakıp yanıma gelmişti. Hemen kahveme baktığını fark ettim. O sırada oğlum mu elini uzatıp kahveyi devirdi, yoksa ben onu engellemeye çalışırken mi devrildi bilmiyorum, hatırlamıyorum. Ama bir fincan kahve yavrumun üzerine döküldü. Anında üzerini çıkarıp soğuk suyun altına tuttum bebeğimi. Yavrum nasıl da dooos dooos diye bağırıyordu. Dooos bebeğime göre soğuk demek. Onun sesi, kendi çığlıklarım hala kulağımda yankılanıyor. Bu sırada büyük oğlum da şoka girmiş bir halde kıpırdamadan, konuşmadan öylece kalakalmıştı. Bir taraftan eşimi arayıp hemen çağırdım. Şehrin bir ucundan eve gelmesi sadece 3 dakika falan sürdü. Nasıl geldiğini açıkçası kendisi de hatırlamıyor. O gelene kadar iki kez daha soğuk suya tuttum yanık bölgesini ve üzerine şeker serptim. Bebeğimi hemen havluya sarıp hastaneye gittik. Acil doktoru baktı, yüzeysel yanık, korkmayın dedi. Aslında ben de derin olmadığını biliyordum ama paniğimin nedeni var engelleyemiyorum. Postun sonuna yazacağım.
   Karnında, uyluğunda ve azıcık da kolunda vardı yanık yer. Karnında 50 kuruş büyüklüğünde iki yerin derisi ben üzerini çıkarırken kalkmıştı zaten. Soğuk suya tutup tutmadığımı sordu doktor. Tuttuğumu söyleyince de çok iyi yapmışsın dedi. Pansuman sırasında bebeğim korktuğu için çok ağladı, ağrısı yoktu, soğuk su ve şeker almıştı ağrıyı. Bandaj yapıldı. Daha sonra her gün pansumana geleceksiniz dendi, birkaç krem ve ilaç verildi, evimize döndük. Eve dönünce bebeğime ağrı kesici verdim, emzirip uyuttum. Tabi yaşadığı acı, şok ve korkunun etkisiyle bölük pörçük, ağlamalarla birlikte olan bir uykuydu. Bense gece boyunca yarasını korumak, sürekli kontrol etmek için neredeyse gözümü kırpmadım.

   Normalde kendi şartlarım içerisinde (evde ayrı bir yardımcım yok, temizlik, yemek, bulaşık, çocukların her türlü ihtiyacı, oyunları vs ile ben ilgileniyorum) son derece dikkatli bir anneyim. Ama buna rağmen bu olay geldi başımıza. Yanlışım var mıydı, o an dikkatsizlik mi yaptım, sürekli kafamda dönüp duran sorular. Ama hayır ben yine de dikkatli davranıyordum. Sadece bebeğim çok hızlı davranmış, gözümü sadece bir an için üzerinden çekmemi fırsat bilmiş ve fincanıma doğru atak yapmıştı. Yani bazen ne yaparsanız yapın olacak olanın önüne geçilmiyor. İşte bu kader noktası. Tüm çabalara rağmen engelleyemediğimiz şeylerin vuku bulduğu nokta. Keşke olmasaydı, keşke yavrumun canı acımasaydı. Ama oldu. Çok daha büyük bir hasarımız olmadığı için Allah'ıma şükrediyorum.

   Şu an bebeğimin hiç ağrısı yok şükürler olsun. Yaramazlıklara aynen devam. Hatta görünüşe göre psikolojik olarak da bir iz kalmamış gibi. Pansumanını da hastanede yaptırmak yerine evde kendim yapacağım. Çünkü kendisine yabancı birinin dokunması onu korkutuyor, ayrıca hastanede kullandıkları kremler de bize verdikleriyle aynıymış, sordum. Dolayısıyla bebeğimi her gün ayrı ayrı korkutmaya gerek yok. Yarasının izi de kalmayacak Allah'ın izniyle. Geçip gidecek, ama benim aklımda ve kalbimde hep bir izi duracak. Ben çocuklarımla ilgili her türlü tedbiri, elimden gelenin en iyisiyle aldığıma inanıyorum ve onları Allah'a emanet ediyorum. Bütün yavrularımız Allah'a emanet.

   Not: 1- Normalde haşlanma tarzı yanıklarda kıyafet çıkarılmadan direk suyun altına tutulur. Bu hem yanma olayını sonlandırmak için vakit kaybolmasın, hem de kıyafete yapışmış deri varsa, o kalkarken etrafına da zarar vermesin diye. Ama ben o noktada, panikle hata yaptım ve önce kıyafetlerini çıkardım. Gerçi banyoya koşarken yaptım bunu ama yine de suya ulaşmak için daha hızlı davranabilirdim.
            2- Hafif yanıklarda, yumurta akı mucizevi bir etki gösteriyor, bunu biliyordum. Ama o an, yumurta akı aklıma gelmesine rağmen dolaptan yumurtayı alıp, kırıp da akını yanık bölgesine sürmeyi bir türlü toparlayamadım kafamda. Tam bir akıl tutulması yaşadım.
            3- Hafif yanıklarda şekeri yanık bölgesine serpip birazcık ıslattığınızda, hızlı bir şekilde ağrıyı alıyor. Prof. Dr. Canan KARATAY bir ara bir programda, şekerin ilk keşfedildiği dönemlerde uyuşturucu olarak kullanıldığını söylemişti. Sanırım o etkisini burada da görüyoruz. Yalnız şeker serptikten sonra herhangi bir şekilde sürtünmeye neden olup, bölgeyi iyice tahriş etmemeye özen göstermek gerekiyor.
            4- Yumurta akı ve şekeri sadece yüzeysel yanıklarda kullanabiliriz. Derin yanıklarda, sağlık hizmetine ulaşana kadar, suyla müdahale dışında herhangi bir işlem kesinlikle yapılmamalı.
Dermatoloji Uzm. Dr. Emine Özge AYABAKAN'ın yumurta akıyla ilgili buradaki  makalesini okumanızı öneririm.

   Benim yanık konusundaki paniğim taa 1985 yılına dayanır. Kardeşim o zaman 15 aylıktı. Tabi annelik bilinci, tedbirler, vs o dönemde, şimdiki kadar derin değildi. Akşam biz odada otururken kardeşim mutfağa geçmiş, ocağın üzerinde duran ve içinde yeni demlenmiş olan çayın bulunduğu çaydanlığı ocağın üzerinden çekmişti. Biz çığlık sesiyle mutfakta bulduk kendimizi. Kardeşim çok kötü şekilde yanmıştı. Ayrıntısını, görüntüyü anlatmayı yüreğim kaldırmıyor. Annem hemen lavaboda soğuk suyun altına tuttu, üzerine bir tüp yanık merhemi boşalttı (evde her zaman bulundururdu). Hastaneye yetiştirdiler. Kardeşim uzun süre hastanede tedavi gördü, ardından ameliyatlar geçirdi. Çok zor zamanlardı bizim için. O gün, o akşam ve sonrasında yıllarca yaşadığımız üzüntü asla unutulur gibi değil. O yüzden, en ufak bir yanık vakası, ailemdeki herkesin aklını başından almaya yetiyor.
 
   Sanırım içimi dökmeye ihtiyacım vardı çarşamba akşamından beri. Belki de o yüzden yazdım bunu, bilmiyorum. Cümleleri de zor toparlıyorum zaten hala. Tedbirlerimizi almayı unutmayalım. Tüm yavrular Allah'a emanet.          

1 Mart 2016 Salı

SADELEŞMELİ ŞU HAYATTA

 

   Hem içeride, hem dışarıda... Hem ruhen, hem bedenen... Hem madden, hem manen...
 
   Önce içindekilerle, içinde kalmışlarla hesaplaşmalı belki. Sıkıntılarını tek tek eleyip, bertaraf edip geçmişe gömmeli. Yoksa, onlar bizi bertaraf ediyor zira.
   Öfkesini dindirmeli, çözmeli. Bastırmadan ama. Kızdığında, tam olarak neye kızdığını düşünerek başlayabilir mesela. Onu düşünürken zaten sakinleşiyor insan. Ben sakinleşiyorum en azından. Ve çoğu zaman aslında kızılacak bir şey olmadığını da görüyorum. Belki öfkemizin galip geleceği zamanlar da olacak ama sayısı git gide azalacak.
 
   Ardından, yaşayamadığı küçük mutlulukların peşine düşmeli. Onları gün yüzüne çıkarıp vücuda getirmeli. Tek tek, küçük küçük. Belki baharı koklayarak, belki kırlarda yürüyerek, çiçekler toplayıp uçurtma uçurarak, belki sadece bir klasik müzik eşliğinde gözlerini kapatıp uzanarak... Her neyse o yapamadığımız ve yaptığımızda bizi mutlu edeceğine inandığımız, şimdi tam vakti. Ve eğer hala o küçük mutlulukları yakalamaya çalışmıyorsak, hanlar hamamlar satın alsak da mutlu olamayacağız. Bak, baharın ilk günü bitti bile.
 
   Sonra yavaş yavaş etrafa açılmalı. Etrafını saran insanların sayısını azaltmalı, kendine nefes alacak alan açmalı. Üzen, kaba davranan, ince düşünmeyen, çıkar peşinde koşan, bencil, tek taraflı faydalanma amacında olan; anneliğine-babalığına, insanlığına, evine, eşyalarına, temizliğine-pisliğine, dağınıklığına-düzenine laf eden; arabanı değiştirdiğinde mesela "ne gerek vardı" deyip de gözünü devirerek bakan, yeni ayakkabını görüp üzerine basarak hayırlı olsun diyen, içine attığın derdini fark etmeyen... kim varsa hepsini uzaklaştırmalı. Faydası olmayanın kalabalığına da gerek yok. Zira aile yetiyor insana. Huzurlu, mutlu bir aile ve belki bir-iki tane de "DOST". Fazlası kuru gürültü, baş ağrısı, iç sıkıntısı yapar.



   Eşyalara da el atmalı. Mesela "MİSAFİRLİK" diye bir şey kalmamalı evlerde. En güzel eşyaları kullanmak için bizden ve ailemizden daha aziz misafir mi olur; evimizin ve eşyalarımızın tadını çıkarmak en çok bizim hakkımız değil mi? En güzel koltuklarda biz oturmalıyız, en güzel tabakları bardakları biz kullanmalıyız; en güzel gümüş takımlar, en güzel masa örtüleri aile sofralarımızda ve bizim için yer almalı.
   Vitrinleri de kaldırmalıyız mesela. Kime, neyi sergileyip gösteriyoruz ki! Kitaplık koymalıyız yerlerine. Çocuklarımızın ulaşabileceği, bazen tozunu alırken oflayıp puflayacağımız, ama her daim ufkumuzu açacak, ruhumuzu besleyecek kitaplarla dolu bir kitaplık.

   Yaşanmışlık, canlılık kokmalı evlerimiz. Bal dök yala kıvamında, Barbie bebek evlerinde oturabilmek için bugünümüzü kaçırmamalıyız. Boş verin, öyle evlerin ıvır zıvırı, inciği cinciği çok oluyor, hep temizlik istiyor, hep zaman istiyor. Çocuklarımızın istediği zamandan daha mı kıymetli?

   Buzdolabında ziyan etmeden kullanabileceğimiz, tüketebileceğimiz kadar yiyecek, gardırobumuzda kalabalık yapmadan giyebileceğimiz kadar kıyafet, altımızda bizi zorda bırakmadan ayağımızı yerden kesecek bir araba, kışın sıcacık ısınabildiğimiz ve çocuklarımızın kahkahalarıyla -bazen kavgalarıyla- dolan evimiz, cebimizde bizi darda koymayacak kadar para varsa, Eyvallah... Bizden zengini yok.

   Huzur yanı başımızda. Biz farkında olduğumuz, kaçırmadan anı yaşadığımız sürece orada... Ama farkında değilsek taa Fizan'da...
 
   Haydi, gözlerimizi kapatıp, ciğerlerimizi misssss gibi bahar havasıyla doldurup şu anı yaşayalım, tadını çıkaralım. Beş dakika bile olsa kendi içimize dönebilelim. Çok iyi gelecek. Ve her nimet için, her bir hücremiz için, her lokmamız için, bugünümüz, bu anımız için şükretmeyi unutmayalım.

   Huzur, sağlık, bereket ve yaşama sevinciyle dopdolu günler bizim olsun.

Not: Biz bugünü kaçırmadık. Bir hastane macerasının ardından poğaçalarımızı alıp çocuklarımla parkta oturup baharı kokladık. Yorgundum ama eve dönüp onlara da kendime de bu fırsatı kaçırtamazdım. Sen de yapma bunu kendine.

22 Şubat 2016 Pazartesi

KIŞ HASTALIKLARINA BİTKİSEL ÇÖZÜMLERİMİZ

 
(görsel, afiliyemek.com'dan alıntı)
   Böyle bir yazı için geç mi kaldım, yoksa havanın değişmeye başladığı ve muhtemel hastalıkların yine kapıda beklediği şu günler tam da zamanı mıdır bilemedim. Neyse yazayım da dursun burada. Kış hastalıkları her kış var sonuçta.
 
   Biz bu seneye kadar, her sene eylül-ekim gibi grip aşısı yaptırıyorduk. Ama bu yıl aşılar hakkında öyle şeyler okudum ki, aşı yaptırmaktan vazgeçtik (herkesin tercihi, yorumu, görüşü ve zorunlulukları farklıdır tabi. Aşı yapılması elzem olan risk grupları da var sonuçta). Ayrıca çok severek ve güvenerek takip ettiğim sayın Prof. Ahmet Rasim KÜÇÜKUSTA'nın şuradaki yazısı da domuz gribi konusundaki endişelerimi bitirmeye ve aşı konusundaki kararımızla ilgili olarak içimizi rahatlatmaya yetti. Haliyle -aşı olalım ya da olmayalım- her yıl zaten uyguladığımız bir takım bitkisel kürleri bu yıl biraz daha fazla kullandık.
 
   Büyük küçük, evde hepimiz gripten nasibimizi aldık tabi. Benim dışımda herkes yatıp dinlenebilmişken ben maalesef hastalığı ayakta atlatmak zorunda kaldım. Daha doğrusu üzerinden neredeyse 1,5 ay da geçmiş olsa henüz atlatamamış olabilirim. Çünkü zaman zaman tekrar ortaya çıkan boğaz ağrısı ve hafif öksürüğüm var hala. Tabi uykusuzluk ve dinlenememek bunun en temel nedeni.
   Öncelikle ve büyük bir önemle belirteyim ki, aşağıda yazacaklarım, kişinin sağlık durumuna ve yaşına göre, şifa bulmaya çalışırken daha farklı problemlere sebep de olabilir. Bu yüzden öncelikle doktorunuza danışınız. Şeker hastaları, karaciğer sorunu olanlar, tansiyon rahatsızlığı bulunanlar, alerji hastaları ve 1 yaşını doldurmamış bebeklerde çok daha büyük hassasiyet isteyen bir konu bu.
 
   İşte hem beni ayakta tutan hem de ev halkının gribi kolay atlatmasını sağlayan kürlerimiz:
- Öncelikle, anne sütü alan bebeklerin buna devam etmesi şart. Onların en güzel ilacı bu ve bu sayede bebeğim gribi birkaç gün hafif ateş ve çok az da burun akıntısıyla atlattı.
- 1 er çay kaşığı toz halinde tarçın, karabiber, zencefil ve zerdeçalı 3-4 kaşık doğal bala karıştırıyorum. Büyük oğluma bir yemek kaşığı (10 yaş) ve küçük oğluma yarım tatlı kaşığı (şu an 21 aylık) olmak üzere, günde iki üç kez, üstüne birkaç damla limon sıkarak veriyorum. Karışımın içindekiler hem bağışıklığı güçlendiriyor hem de öksürüğe iyi geliyor. Daha doğrusu etkin öksürük sağlayıp balgam atmayı kolaylaştırıyor. Zaten solunum yollarıyla ilgili hastalıklarda öksürüğü kesmemek gerektiğini herkes biliyordur sanırım.
- Aynı baharatları yoğurt veya kefire ekleyerek de tükettiğimiz oluyor.
- Çörekotlu zeytinyağıyla, kim hastaysa, sırtını ve göğsünü ovalayarak yağlayıp üzerine havlu koyuyorum ve gece o şekilde yatırıyorum. Çörekotlu zeytinyağı şöyle hazırlanıyor: bir yemek kaşığı kadar çörekotu tavada çok hafif kavrulur (kesinlikle fazla değil, pişmeyecek yani).  Ardından ahşap bir havanda dövülerek ezilir veya öğütücüden geçirilebilir. Cam bir kavanoza hakiki zeytinyağı koyulup ezilmiş çörek otu eklenir, kapağı kapatılır. Mümkünse serin bir yerde ve ışık almayacak şekilde bekletilmesi daha iyi olur. Bu karışım çok uzun sure kullanılabilir.
- Bitkisel çaylarla vücut direncini artırmaya çalışıyorum:

(görsel, gurmerehberi.com'dan alınmıştır)

 Ihlamuru eşimin alerjisi nedeniyle ve ada çayını da daha önce geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle kullanamıyoruz. Bunların yerine taze zencefil, hibiskus (tiroit rahatsızlığı olanların kullanması sakıncalı), kuşburnu, papatya, tarçın, karanfil, tane karabiber, kekik (dikkat, tansiyonu yükseltebilir), limon, elma, ayva, portakal kabuğu, nar kabuğu alternatiflerinden seçerek bir bitki çayı demleyip, altını kapatmaya yakın iki uç diş sarımsak veya dörde bölünmüş bir baş kuru soğanı ekliyorum. Balla tatlandırarak günde iki bardak tüketiyoruz (bebeğime, yarım çay bardağı çayı sulandırarak bir çay bardağına tamamlayıp öyle veriyorum).
- Karbonatlı veya sirkeli ılık suyla gargara yapıyoruz (kesinlikle yutulmayacak).
- Bol bol çorba tüketiyoruz: Tavuk çorbası, tarhana, vs. Bol limon ve tüketebilenler için bol pul biber eşliğinde (özellikle boğazı ağrıyanlar için blendırdan geçirilmiş çorbalar çok iyi oluyor)
- Protein ağırlıklı besleniyoruz.
- Bol yeşillikli, soğan ve sarımsaklı, bol limonlu salatalar tüketiyoruz.
- Bir kaseye koyduğum kaynar suyun içine bir iki yemek kaşığı lavanta atıp odalarda bulundurarak havayı mikroplardan arındırmaya çalışıyorum.


- Yatmadan önce bir soğanı, kabuğunu soymadan ikiye kesip bir tabak içinde baş ucumuza koyuyorum. O soğanı da sabah çöpe atıyorum.
- Günde üç dört kez serum fizyolojik kullanarak geniz yolunu steril tutmaya çalışıyoruz.
- Hastanın ateşi yüksek değilse, sıcağa yakın bir duş aldırmak da iyi geliyor. Hem toksin atılmış oluyor hem de banyo buharının etkisiyle burun açılıyor.
- Özellikle de geniz yolu tıkalıysa, gece yatarken, sırtı iki üç yastıkla destekleyerek yüksek bir yatış pozisyonu sağlıyoruz.
- Bunların dışında, geniz yolunu açık tutarak kulakta sıvı birikmesini engelleyen bir sprey de kullanıyoruz ancak bu tıbbi ilaç olduğu için adını buraya yazamıyorum.

   * Soğuk algınlığı/grip varsa ballı süt tüketmiyoruz. Balgamı koyulaştırdığı için daha çok rahatsız ettiğini okumuştum. Ben de bunun doğru olduğunu oğlumda defalarca yaşayarak gördüm.
 
   Bizim şifa kaynaklarımız bunlar. İlaç gibi hızlı iyileşme sağlamayan ama vücuda destek olup bağışıklığı kuvvetlendirerek vücudumuzun savaşmasına şans tanıyan yöntemler hepsi de.

   Sağlık ve afiyetle dolu günler dilerim.

21 Şubat 2016 Pazar

2 YAŞ SENDROMU VE ÖFKE KONTROLÜ

   İki yaş sendromu şöyledir böyledir diye anlatacak, ahkam kesecek değilim. O işin uzmanları zaten tanımını yapıyorlar. Ama kısaca, çocuğun kendi varlığını ve kişiliğini ispatlamaya çalıştığı, gelişimin doğal parçası olan bir süreç diyelim. Bebeklerde görülen büyüme ataklarından birisi bana göre.
 
   Büyük oğlumda böyle bir dönemimiz olmadı. Ya da ben çalıştığım için fark etmedim. Ama genelde sakin bir çocuktu. Ağlama nöbeti şeklinde iki olayını hatırlıyorum: Birincisinde gerçekten kendini çaresiz hissettiğini ve stres içinde olduğunu hissettim. Kucağıma alıp sarıldım, öptüm, sırtını sıvazlayarak bir sure öylece bekledim ve gerçekten ise yaradı. Oğlum sakinleşti. Çünkü yalnız olmadığını, kötü hissettiği anda ona destek olduğumuzu anlamıştı. Evet, büyümek onlar için de sıkıntılı bir süreç. Düşünsenize, çevrede bilmedikleri binlerce olay, kişi, eşya, renk, şekil, gürültü, vs var ve onlar bunu öğrenmeye, anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyorlar, çok fazla uyarana maruz kalıyorlar. Ve bu onlar için zaman zaman içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor. Çok stresli olmaları normal değil mi?
 İkinci ağlama olayında ise onun bunu sadece benim tahammül sınırımı zorlamak için yaptığından adım gibi emindim. Olayın öncesinde gözüm üzerindeydi. Herhangi bir stres, endişe, vs durumu yoktu. Böyle olunca bir anda yalandan ağlamaya başlamasına kanmadım tabi. "Şu an bunu dinlemek istemiyorum, lütfen git ve koridorda ağla" dedim. Tam koridora doğru giderken sustu, geri döndü ve "yok ben pazartesi ağlayacağım" dedi dili döndüğünce :) Aradan yıllar geçti, ne demek istediğini hala çözebilmiş değilim :)
 Bunun dışında, çok hırçınlaştığı bir dönem olmuştu. Ama o dönem eşim yurt dışındaydı, oğlum babasını özlüyordu ve bu hırçınlık da özlemini ifade etme şekliydi. Neyse ki eşim kısa surede geldi ve hırçınlık olayımız da çözülmüş oldu.
 İşte büyük oğlumla yaşadığımız iki yaş sendromu bundan ibaret.

   Şimdi 21 aylık oğlumla, bu sendromun ne demek olduğunu anlıyorum. Biliyorum ki o sadece kendi varlığını, kişiliğini, seçimler yapabileceğini, özgür olabileceğini ispat etmeye çalışıyor. Biliyorum ki o da stres altında. Biliyorum ki bu dönem geçici ve ben o büyüdüğünde bu anlarını bile çok özleyeceğim. Ama bu anları yaşarken tahammül etmek, sakin davranmak, sabırlı olmak gerçekten çok zor. Mesela dün akşam avizeyi almak için ağladı. Bunun mümkün olmadığını anlattım tabi. Bir sure daha ağladı ve sustu. 15 dakikada hazır olabilecek kahvaltıyı hazırlamam, onun istekleri ve dikkat çekme çabaları, bağırmaları ve ağlamaları, tehlikeli tırmanışlar yapması (buzdolabı, masa, koltuk tepesi,vs) nedeniyle bir saate uzuyor. Pencereye tırmanıp açmak için mücadele ediyor, pijamalarını çıkarıp çıplak dolaşıyor veya bazen kaban-bere-eldivenle duruyor evin içinde. Yatakta mikser, blendır ve elektrik süpürgesine sarılarak uyuduğumuz günleri de yazmadan geçemeyeceğim. Bunlar sadece birkaç örnek. Bazı istekleri çok masumca, tolere edilebilir şeyler ama bazıları gerçekten sıkıntı yaratıyor. Ben çok da sakin bir yapıya sahip biri olmadığımdan, durumu yönetmekte inanılmaz  zorlandığım zamanlar oluyor. Böyle zamanlarda kızdığım da oluyor, yaptığım işi bırakıp tamamen o ana  odaklandığım ve durumu kontrol altına aldığım da... Kızdığım zaman inanılmaz üzülüyorum, vicdan azabı çekiyorum. Çünkü aslında buna hiç hakkım olmadığını, kızmanın ikimize de bir şey kazandırmadığını, işleri iyice karıştırdığını ve bebeğimin korkmasına neden olduğunu biliyorum. Ayrıca öfkeli yaklaşım,çocuklarda daha da hırçınlaşmaya-inatlaşmaya neden oluyor ve sorunlarla başa çıkmanın yolu bağırıp çağırmakmış gibi algılıyorlar. Çünkü bizlerden o şekilde görüyorlar.
(İnternetten alıntı)

Neyse ki sık olan bir şey değil. Hiç olmaması için de uğraşıyorum tabi. Ve eğer ona kızdıysam ikimiz de sakinleşince sarılıp, öpüp özür diliyorum. Hatalı  davrandığımı belirtip, kendisinin de istediği şeyi ağlamadan ifade edebileceğini anlatıyorum. Tabi şimdilik beni pek anladığını söyleyemem. Sadece sakin olduğumu, onu hala sevdiğimi ve onu dinlemeye hazır olduğumu hissediyor. Bu bile yeterli bence.
 Ayrıca blogger annelerin bu konudaki deneyimlerini okumak hem yalnız  olmadığımı anlayıp rahatlamamı, hem de çözüm  tüyolarından bizim için uygun alternatifler bulmamı sağlıyor. Aslında iki yaş sendromu sendromu için yapılacak çok da fazla bir şey yok. Sakin kalmak çoğu zaman tek çözüm.

  (turkagram.com)

   Bu arada sakin bir  kişiliğim olmadığını söylemiştim. Elbette bunun için, çocukluğumdan gelen ve çok geçerli sebeplerim var. Ancak bu, çocuklarımı hırpalama hakkı vermiyor bana, hırpalamıyorum da zaten. Ama hırçın anlarım olduğu ve öfke kontrolünde zorlandığım gerçeğini de inkar edemem (üstelik bebeğimin kalitesiz uyku süreci bunu iyice zorlaştırıyor). Bu konuda, kendi içsel yolculuğum ve kişisel gelişim sürecimde (geliştim demiyorum, zaten kişisel gelişim, sonu olan bir şey değil. Hayat boyu devam eden bir olay) çok faydalandığım bazı başvuru kaynakları var:

- Aykut OĞUT - Evrenden Torpilim Var:

- Metin HARA - Yol:

- Doğan CÜCELOĞLU - Tüm kitapları hazine değerinde bence

- Adem GÜNEŞ - Tüm kitapları, radyo programları, makaleleri (radyo programlarına ve diğer yazılarına www.ademgunes.com 'dan ulaşabilirsiniz)

- Annemin Kitaplığı - öfke kontrolü yazı dizisi (inanılmaz faydasını gördüm. Sevgili Şule Seda AY konunun uzmanı değil ama çocuğunun dilinden, ruhundan iyi anlayan bir anne ve deneyimlerini çok güzel bir şekilde ifade ediyor blogunda)

- Harvey KARP - Mahallenin En Mutlu Bebeği, Mahallenin En Mutlu Yumurcağı

                

 Tüm bunlar bana göre her anne babanın okuması gereken şeyler. Gerçekten iyi geliyor. Sakinleşmenin yollarını öğreniyor ve büyük oğluma da öğretiyorum. Hatta meyvelerini toplamaya çoktan başladık. Benim buna zaten ihtiyacım vardı. Oğlum da, zorlu ve mücadele gerektiren şu hayatta, ileride nasıl sakin kalması gerektiğini, aslında hayatta şükredilmesi gereken çok fazla şey olduğunu ve bütün bunların mutluluk sebebi olduğunu öğreniyor. Bebeğim büyüyüp bizi daha iyi anlamaya başladığında aynı şeyleri ona da öğreteceğim.
 Öfkeli anlarımızda uyguladığımız bazı şeyler:
- Derin nefes almak.
- İçinden ona, yirmiye, otuza... Ne kadar gerekiyorsa saymak.
- Ayrı bir odada sakinleşene kadar yalnız kalmak.
- Resim, mandala, kitap okuma gibi bir aktiviteye yönelmek.
- Pencereyi açıp temiz havayı solumak.
- Açık havada yürüyüş yapmak
.
.
.
 Herkes kendine uygun bir yöntem bulacaktır.
   Ayrıca her sabah şükür egzersizi yapmak, hayatımızdaki minik mutlulukların farkına varmamızı  sağlıyor ve böylece günümüz daha mutlu ve daha sakin geçiyor.

   Ben okumaya, araştırmaya, kendi içsel yolculuğuma devam ediyorum, edeceğim.

   Herkese sakin, huzurlu, mutlu günler dilerim.

 

15 Şubat 2016 Pazartesi

TİROİDİT (TİROİT İLTİHABI)

   Tiroidit, kelime anlamı olarak tiroit iltihabı demek. Bakteri, virüs, ototimmünite, vs nedenlerle tiroit bezinde iltihap oluşabiliyor. Araştırmalarım sırasında, iltihabın kaynağına göre yapılmış birkaç ayrı sınıflandırmaya rastladım:
- Akut tiroidit (bakteriyel kaynaklı)
- Subakut tiroidit (viral kaynaklı)
- Haşimato tiroiditi (otoimmün)
- Doğum sonrası tiroidit (Genellikle doğumdan 4 ay kadar sonra ortaya çıkıyormuş. Bendeki başlangıcı da tam 4 ay sonraya denk geliyor) gibi...
 Benimki hangi kategoriye giriyor, onu çözemedim. Çünkü hem doğum sonrasına denk geldi, hem de o dönemde üst solunum yolu enfeksiyonu ayrıca da mastit geçirdim (ya da tiroidit belirtileri nedeniyle bana öyle gibi geldi, bilemiyorum, muamma). Ancak neye bağlı olursa olsun, her hastalık gibi, bunun da altında yatan asıl sebep stres.

   Genel olarak rahatsızlığın bendeki etkileri şöyle oldu:
- Aşırı, krize varan sinirlilik hali (uykusuzluk ve yorgunluğa bağladım).
- Duygusal gelgitler, sürekli ve yoğun depresyon hali, buna bağlı mutsuzluk ve umutsuzluk (ben bunları postpartum depresyona bağlamıştım o dönem. Hatta rofesyonel destek almaya karar vermiştim. Hayatımda hiç o şiddette bir bunalım yaşamamıştım çünkü).
- Ateş, aşırı halsizlik (O kadar kendimde değildim ki, kız kardeşimin nişanına zor gittim, her şeye rağmen iyi görünmek için çabaladım. Ama yine de nişanı çok net hatırlayamıyorum).
- Fobiler (Bende sosyal fobi şeklinde kendini gösterdi. Evden dışarı çıkmak, sosyal bir ortama girmek beni inanılmaz korkutuyordu).
- Aşırı iştah ve buna rağmen kilo kaybı (Bunları tamamen emzirmeye bağladım. O kadar çok yiyordum ki. Buna rağmen 3-4 haftada 7-8 kg verdim).
- Saç, kaş ve kirpikte çok yoğun dökülme (saçlarım tutam tutam ellerime geliyordu. Kaş ve kirpiklerim ciddi şekilde azalmıştı).
- Aşırı su içme isteği (her gün yaklaşık 5 litre su ve ayrıca 7-8 bardak rezene çayı içiyordum).
- Bacağın ön yüzünde kaşıntı (bu belirtiyi sadece tek bir kaynakta okudum. Ve inanılmaz şekilde benim açımdan tipik bir belirtiydi. Çünkü bacağımın ön yüzünde kızarıklık, morluk, şişlik ya da başka herhangi bir değişiklik olmadığı halde gece-gündüz dayanılmaz ve sürekli bir kaşıntı vardı).
- Çarpıntı
- Titreme
- Halüsinasyon görme (uykusuzluğa bağlamıştım)
 Bunlar bendeki belirtiler. bunların dışında tiroidit, regl düzenliğine veya tamamen kesilmesine sebep olabiliyormuş.

   Bendeki durumu ilk olarak jinekoloğum farketti. Kontrol için hastaneye gittim. Genel tahliller yapıldı ve TSH değerimin düşük olduğunu gördük. Bizi bir dahiliye uzmanına yönlendirdi.
 Vakit kaybetmeden dahiliye uzmanına muayene oldum. Ultrason, kan testi gibi tetkiklerden sonra teşhis koydu. Bu hastalığın ömür boyu benimle gelmeyeceğini, birkaç aylık ilaç tedavisiyle geçeceğini söyledi. Tiroidit ve çarpıntı için iki ilaç verdi. 3-4 ay sonra kontrole gittiğimde kan değerlerim normale dönmeye başlamıştı. Bu aralar yine gitmem gerekiyor. Umarım sorunum tamamen düzelmiştir.  

   Kısacası, kendinizde, yukarıda belirttiğim sorunların birkaçını gözlemliyorsanız(hatta sorun olmasa bile doğumdan birkaç ay sonra mutlaka) ihmal etmeden bir doktora başvurun. Zira tiroit tüm metabolizmadan sorumlu olduğu için kalp yetmezliğine varana kadar birçok kalıcı soruna sebep olabiliyor. Ben doktora gitmek için geç bile kalmıştım. Çünkü dediğim gibi, yaşadığım her soruna sebep olabilecek başka etmenler de vardı. Tiroidit aklımın ucundan bile geçmedi.

   Sağlıklı, sevgi dolu günler dilerim.

YÜRÜTEÇ KULLANIMI DOĞRU MU YANLIŞ MI?

   Zaman zaman ailelerin hayatını kolaylaştırıyor olması ve daha çok, bebeğin daha çabuk yürümesini sağlayacağına dair inanış nedeniyle eskiden beri kullanılagelen aletlerdir yürüteçler. Piyasada çok fazla çeşitte fiyatta ürün bulmak mümkün.
   
   Öncelikle belirteyim ki büyük oğlumda yürüteç kullandım ama küçük oğlumda kullanmadım.  Büyük oğlumda kullandım, çünkü mesleğim nedeniyle (fizyoterapistim) artılarını-eksilerini tartabiliyor, risklerini tahmin edebiliyordum. Oğlumu sürekli gözlemliyor, oluşabilecek en ufak bir olumsuzluğa karşı (fiziksel ve motor gelişim açısından)her an tetikte bekliyordum. 
 Küçük oğlumda ise ücretsiz izin kullandığım için (hala izindeyim) zaten her an başındaydım. Onun gelişimine müdahalede bulunmadan, doğal akışına bırakarak ve keyifle izlemeyi tercih ettim (büyük oğlumda buna zamanım olmadığı için çok üzgünüm). Dolayısıyla yürüteç kullanmayı istemedim. 
 Her iki durumu da deneyimlediğim için, ikisi arasında rahatlıkla karşılaştırma yapabiliyorum. Şöyle ki (bu farklar, yürüteci en fazla yarım saat olacak şekilde kısa sürelerle kullandığımız halde oluştu);
- Büyük oğlum, yürümeye başladığı dönemlerde ve sonrasında da bir süre boyunca parmak uçlarına basarak yürüdü.
- İki oğlumun yürüme dengeleri arasında fark var. Küçük olan çok daha dengeli bir şekilde yürümeye başladı.
- Büyük oğlum, ayakta durma ve ilerleme olayını önceden keşfettiği için emeklemeye ihtiyaç duymadı. Buna bağlı olarak da kol kaslarının kuvveti kardeşine nazaran daha az. Tenis kursundaki hocası da aynı şeyi gözlemledi hatta. 
Bunların hiç biri tolere edilemeyecek, giderilemeyecek ve ömür boyu kalıcı farklar değil tabi. Ha, ben dediğim gibi mesleğim gereği sürekli gözlem halinde olduğum için kalıcı problemlerin oluşmasına izin vermedim. Elbette yürütece bağlı birtakım kalıcı sorunlar da ortaya çıkabilir:
- Skolyoz (omurgada eğrilik)
- Kifoz (kamburluk) 
- Erkek çocuklarda testislere baskı nedeniyle oluşabilecek problemler 
- Kalça eklemi gelişiminde bozukluk
- Ayak deformiteleri, vs.

   Yürüteç kullanımı, bunlar dışında, güvenlik açısından da riskler taşır. Vurma, çarpma, yukarı uzanıp üzerine bir cisim düşürmek suretiyle yaralanma, vs. 
   
   Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, eğer yürüteç kullanmaya karar verirseniz lütfen aşağıdaki noktalara çok dikkat edin:
- (Bana göre) 6. aydan önce (bebeğinizin 6. ayı bitmeden önce) yürüteç kullanmayın.
- Kullandığınız yürütecin kaliteli malzemeden üretilmiş olmasına, tekerleklerinin de yeterince sağlam olmasına dikkat edin.
- Yürüteç yüksekliğinin bebeğinize uygun olduğundan emin olun, değilse gerekli ayarlamayı yapın.
- Bebeğiniz yürüteç içinde 15 dakikadan fazla tutmayın. Bu süreyi, belki bir kahve içip rahatlamak için değerlendirebilirsiniz. Sonuçta anne de olsak insan üstü yaratıklar değiliz ve hepimizin küçük molalara ihtiyacı var.
- Bebeğiniz yürüteçteyken odanın kapısını kapalı tutun, eviniz merdivenliyse güvenlik kapısı kullanın.
- Masa, TV ünitesi gibi, bebeğinizin uzanabileceği yerlerde örtü ve obje bulundurmayın. 
- Mobilyaların köşelerini koruyucu aparatlarla kapatın. 
- Prizlerinize koruyucu takın.
- Kabloları ortadan kaldırın.
- Yerde, yürütecin takılıp devrileceği hiç bir şey olmamasına dikkat edin.
- Mutfakta, yemek pişirmek için ocağın arka gözünü kullanın.
- Bebeğinizin uzanacağı çekmece ve dolaplarda kesici-delici alet, ilaç, temizlik kimyasalları, poşet, vs bulundurmayın (poşetler de bebeklerin boğulmasına sebep olabilir).
- Yerlerin ıslak olmadığından emin olun (kayıp düşmeye sebep olabilir).
- Kitaplık, tv gibi devrilme riski olan eşyalarınızı duvara sabitleyin.
- Halıların kenarında takılıp düşmeye sebep olabilecek kıvrılmaların olmadığına emin olun.
- Bebeğiniz hastaysa, ateşliyse, aşı olduysa yürüteci bir süre kullanmayın. 
- Son olarak, hepsinden önemlisi, bebeğiniz yürüteçteyken gözünüzü üzerinden ayırmayın.
   Tüm bu şartlar sağlandığında bile, bence rahatlamaya ihtiyaç duyduğunuz anlarda, yanına tehlike arzetmeyen oyuncaklar vererek bebeğinizi oyun parkı içine koymak çok daha güvenli bir çözüm.
   Eğer yürüteci, bebeğin daha erken yürümesini sağlamak için kullanacaksanız ben bu konuda da pek katkısı olduğunu düşünmüyorum. Aksine bebek, yürüteçte ağırlığının tamamını taşımadığı ve bu da kas gelişimini yavaşlatacağı için geciktirme ihtimali bile var. 

   Kısacası, yürüteç kullanımı, saydığım kriterlere uyulması halinde zararsız, ama aynı zamanda da gereksiz bana göre. Yukarıda da belirttiğim gibi, eğer kendim büyütme imkanı bulsaydım büyük oğlumda da yürüteç kullanmayı tercih etmezdim. 

   Bu konudaki benim tecrübe, bilgi ve gözlemlerim bu şekilde. Elbette ki konunun otoritesi değilim. Karar verecek olan sizsiniz. Umarım bu süreçte sizlere yardımım dokunur.
   Sevgiyle kalın.