ilk annelik yolculuğum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilk annelik yolculuğum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2016 Perşembe

KREŞ Mİ, BAKICI MI, ANNEANNE-BABAANNE Mİ?

   Her çalışan annenin içini kemiren bir sorudur bu. Ve her anne de bilir ki, aslında en güzeli, 3-4 yaşına gelene kadar çocuk anneyle birlikte olmalıdır. Ancak ne yazık ki günümüz şartlarında bu her zaman mümkün olmayabiliyor.

   Öncelikle şunu belirteyim; ben insanların kadın mutlaka çalışıp ayakları üstünde durmalı ya da üstü kapalı olarak çalışan anne iyi anne değildir eleştirilerine çok karşıyım ve bu ahkam kesmeleri duyup okudukça sinirlerim inanılmaz geriliyor. Herkesin işine karışmakta, bize sorulmadan fikir sunmakta, ahkam kesmekte, hemcinslerimize yardımcı olmak yerine acımasızca eleştirmekte ve yargılamakta üstümüze yok. Merak ediyorum neden böyleyiz acaba? Zaten kadın olarak varlık sürdürmekte yeterince zorlandığımız iş hayatı ve sosyal hayatta birbirimizin yükünü neden ağırlaştırıyoruz?

   Bana göre kadının doğum sonrası çalışma hayatına dönmesi tamamen maddi olanaklara, kişinin kendi psikolojisine, dünya görüşüne, eşinin yardımcı olup olmamasına-anlayışına, bugünden ve yarından beklentilerine, hayallerine, bebeğini güvenle bırakacağı bir kişi ya da yer olup olmamasına, vs göre değişir. Bu kararı etkileyen o kadar çok kriter var ki. Bu düşünceler zaten annenin kafasını yeterince karıştırıyor. Ona gerektiği şekilde maddi manevi destek olmak yerine onu iyice üzmeyin, omuzlarına bir stres de siz yüklemeyin ne olur. İnanın verdiği her kararı gecelerce uykusuz kalıp, en ince ayrıntısına kadar düşünerek veriyor. O yüzden verdiği karara güvenin, o bebeği hakkında en doğrusunu bilir.
 
   Bu şekilde düşündüğüm için, şimdi burada çalışın-çalışmayın, bebeğinizi ona bırakın, şuna götürün demek yerine, her iki hatta üç durumu da yaşadığım için kendi deneyimlerimi ve gözlemlerimi aktaracağım. Çaresizce, stres içinde, karar verebilmek için durum değerlendirmesi ve araştırma yapan bir anneye faydam olur belki. Bu arada üç durumu da yaşadım derken bakıcıya bırakma, bir yakınına bırakma ve kendi büyütme olarak üç durumu kastettim.

   O zamanlar özel sektörde çalıştığımı ve büyük oğlumu daha 35 günlük bebekken bakıcıya bırakıp işe dönmek zorunda kaldığımı daha önce söylemiştim. Bu durum beni o kadar etkiledi ki vicdan azabını ömür boyu içimden atamayacağımı biliyorum. Kendimce haklı sebeplerim olmakla birlikte iyice paranoyak bir hale gelmiştim. Kontrol için:
-Bebek bezlerini dizip resimlerin sırasını ezberleyerek bebeğimin altını kaç kez değiştirdiğini kontrol etmek,
-Mama seviyesini, bakıcının fark etmeyeceği bir şekilde işaretleyerek ne kadar mama verdiğini kontrol etmek,
-Eve gelince hemen içeri girmeyip kapıdan içeriyi dinlemek,
-Gün içinde işyerinden izin alarak rastgele bir saatte eve gitmek,
-Her gün bakıcı gittikten sonra bebeğimi tamamen soyup vücudunda bir anormallik olup olmadığına bakmak gibi şeyler yapıyordum.
   İçim hiç rahat değildi. Bakıcıyı benimseyememiştim. Zaten el kadar bebeği bir yabancıya bıraktığım için kendime kızıyordum. Bireysel olarak bakıcıyla elektriğim de uyuşmamıştı, vs. Derken 2,5 aylık bakıcı maceramızdan sonra bir sabah aniden yüzüstü bırakıldık, bakıcı teyzemiz haber vermeksizin gelmedi o gün. Neyse ki yaz tatiliydi. Biri lisede, diğeri üniversitede olan kız kardeşlerim tatildeydi. Bizi çaresiz bırakmadılar ve ricamız üzerine güle oynaya geldiler bebeğime bakmak için. Ve bu bizim kesinlikle en büyük şanstı.



Keşke böyle bir bakıcı bana da denk gelseydi.

   Peki kardeşlerim geldikten sonra bebeğimde ne gibi değişiklikler oldu:
-Uykusundan sıçrayarak uyanmaları son buldu.
-Her gün ben işten geldikten sonra bakıcısının kucağından bana gelmek isteyen bebeğim, çok mutlu olduğu için bunu yapmamaya başladı (kesinlikle küsme anlamında değil, teyzeleriyle çok eğlendiği için böyleydi).
-En önemlisi, o ayki rutin kontrolde çocuk doktorumuz "bakıcı mı değiştirdiniz, bebeğinizin gelişimi çok hızlanmış" dedi.
-Benim kafam inanılmaz derecede rahatladığı için bu durum bebeğime de yansıdı.
   O yaz, şubat tatilleri ve sonraki iki yaz boyunca oğlum teyzeleriyle birlikteydi. İnanılmaz mutluydu, seviliyor, eğleniyordu.
   Kardeşlerimin okul zamanlarında ise mecburen anneannemiz bakmaya başladı bebeğime. Evi 45 km uzaklıkta olduğu için de bizde kalmak zorundaydı. Oğlum yine büyük bir sevgiyle büyütülüyor, ihtiyaçları hiç gocunmadan karşılanıyordu ama aynı evde olunca maalesef annemle bazı problemler yaşamaya başladık. Çünkü bizim kendi ev kurallarımız farklı, onun alışık olduğu kurallar farklıydı. O sonuçta yaşını başını almış olduğu için zamane annelerine göre öncelikleri değişebiliyordu. Mesela ev mutlaka düzenli olmalı, hatta etrafta hiç toz bile olmamalı, ütü birikmemeli, mutfak tezgahında hiç bulaşık olmamalı, vs şeklinde. Oysa ben zaten bebeğime doyamadan işe başlamıştım, işim çok ağırdı (fizyoterapist olduğum beden gücüyle çalışıyorum) ve eve bitmiş bir halde geliyordum, ayrıca benim için bebeğim, evimin düzenli olmasından daha öncelikliydi. Yaşadığımız bazı olumsuzluklar sebebiyle ev işleri için bir yardımcı da almıyorduk. Hal böyle olunca, yavaş yavaş gerilen ipler, araya giren başka bazı olaylar sebebiyle kopma noktasına geldi (ben bebeğim için sabır göstermesem, kopardı da). Sonuç olarak kendi anne-babanız bile olsa, evlendikten sonra aynı evin içinde kalmak çok başka bir olay.
   Bu teyze-anneanne şeklindeki döngü, oğlum 3,5 yaşına gelince son buldu. 3,5 yaşında kreşe başladı ve biz o zaman ilk defa, gerçekten çekirdek aile olduğumuzu anlayabildik. Kardeşlerimin ve her ne olursa olsun annemim hakkını asla inkar edemem, nankörlük edemem. Allah razı olsun onlardan.

   Aradan 8 yıl geçti, ben yeniden anne oldum. Ama bu kez kararlıydım, bebeğime kendim bakacaktım. Ayrıca artık kamuda çalışıyordum ve ücretsiz izin şansım vardı. Allah'a şükürler olsun, bu şansımı kullanmayı kısmet etti. Şimdi evde bebeğim ve oğlumla birlikteyim. Annelik asıl buymuş diyorum şimdi. İnsanın bebeğine kendi bakması, büyütmesi, tüm zamanını onunla geçirmesi çok başkaymış. Zaman zaman çok zorlanıyor da olsam çocuklarımın başında olmak inanılmaz güzel. İşe dönüş için biraz daha zamanım var. O sıralarda bebeğim 27 aylık falan olacak inşallah. O kreşe, ben işe... Tabi birkaç ay sonra hangi kreşi seçsem stresi basacak ama olsun.
 
   Gelelim işin karşılaştırma kısmına...
 Şunu söylemeliyim ki, birinci dereceden akraba bile olsa, bebeğe annenin bakması, her ihtiyaç duyduğu anda annesini yanında bulması çok çok farklı. Bunu çok net görebiliyorum. Büyük oğlum ve bebeğim arasında özgüven bakımından çok fark var. Büyük oğlum her ne kadar teyzeleriyle çok mutlu da olsa, anneden ayrı olma durumunu çaresizce kabul ettiğini ve ona verilen sevgi sayesinde anneyi her an görmeden mutlu olmaya alıştığını anladım. Yani buruk bir mutluluk... Dolayısıyla bu özgüvenini etkiliyor. O nedenle de, bebeğim abisinden çok daha atılgan, daha tuttuğunu koparan bir yapıya sahip.
 Her an yanında olduğum için bebeğimin gece uykuları daha düzenli (saat anlamında).
 Etkinliklerimiz zamana yayarak yapıyoruz.
 Bebeğimin zihinsel ve motor gelişimine ön ayak olmaktan çok, yeterli vaktim olduğu için onun potansiyeline tanıklık ve "ihtiyaç duyduğu anda" rehberlik edebiliyorum.

   Özetle, "bana göre" bebeğe bakacak kişiler konusunda sıralama 1-Anne, 2-Teyze-hala, 3-Anneanne-babaanne, 4-Bakıcı şeklinde olmalı.

   Keşke gebelik izni, doğum izni, vs konularda tatmin edici düzenlemeler yapılsa da bu konuları konuşmaya hiç gerek duymasak. Ama ne yazık ki, ilk 6 ay sadece anne sütü derken, bebek 3 aylık olduğunda doğum izninin bittiği bir saçmalığın içindeyiz.

Şu karikatürü de eklemeden geçemeyeceğim. Gördüğümde çok gülmüştüm, hala da bakar bakar gülerim :)))


Not: Yazım hatalarını kontrol edemeden yayınladığım için özür diliyorum. Artık, bilgisayar başında geçirebildiğim vakit iyice azaldı.

12 Eylül 2015 Cumartesi

TAZE VE DENEYİMSİZ ANNEYİM ARTIK. VE DEPRESYONDA... VE BEBEĞİNİ BAKICIYA BIRAKAN...

   En çok ama en çok merak ettiğimiz, korktuğumuz, çekindiğimiz dönemdir sanırım kucağımızda minicik bebekle eve döndüğümüz ilk günler. Her şey o kadar belirsizdir ki... Bebeğe bakabilecek miyim? İyi bir anne olabilecek miyim? İyileşebilecek miyim? Eski kiloma dönebilecek miyim? Eski kıyafetlerimi giyebilecek miyim? Bebekle güzel bir düzenimiz olacak mı? EŞİMLE BİRBİRİMİZE YENİDEN, ESKİSİ GİBİ AŞKLA BAKABİLECEK MİYİZ? ...
Tüm bu sorular, eminim her yeni annenin kafasını tırmalar durur. Özellikle de ilk kez anne olanlar için geçerlidir bu. 
 
   Evimize döndüğümüz ilk günlerde postpartum depresyonu iyiden iyiye hissetmeye başlamıştım. Elim, istemsiz olarak karnıma gidiyor, bebeğimi içimde hissedemeyince korkunç bir yoksunluğa düşüp ağlama nöbeti geçiriyordum. Eşim işe giderken kendimi terkedilmiş gibi hissediyordum, gitmemesi için yalvarmak istiyordum. Ama tabi ki bu mümkün eğildi. Zira bir önceki postta anlattığım doğum sorunları nedeniyle çok büyük masrafımız olmuştu, e artık bir de bebeğimiz vardı. Hayatım boyunca eşime o zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumu hatırlamıyorum. Evet annem yanımdaydı, bana bebek gibi bakıyordu, eşim de evde olduğunda etrafımda dönüp duruyordu beni rahat ettirmek için. Ama olmuyordu, yetmiyordu. En çok endişelendiğim sorunun cevabını merak ediyordum: Yeniden bir aile olabilecek miyiz, yoksa bebekle birlikte tüm hayatımızın değişmesiyle, eşimle birbirimizden uzaklaşacak mıyız? İşte bir anne bu endişeyle eşi hep yanında olsun istiyor doğum sonrası dönemde. Neden istediklerimi dile getirmiyodum bilmem. Mesela annem beni kendi evine götürüp de 1 ay boyunca evime yollamadığında neden itiraz etmedim; "artık eve gidip bebeğime alışmak istiyorum" dediğimde dahi beni bırakmayınca neden ısrar etmedim...  Şimdiki aklım olsa kesin ve net bir ifadeyle "anne Allah razı olsun bize baktın, ellerine sağlık, ama artık evime dönmek istiyorum" der ve dönerdim. Hatta ikinci bebeğimde yaptığım gibi, evimden hiç uzaklaşmazdım. Elbette asla inkar edemem annemin hakkını, o ayrı. O dönem cidden çok uğraştı, dedim ya, bebek gibi ilgilendi benimle. Mesela bebeğim gece uyumuyordu, sesini duyunca yardıma geliyordu. Sabahları, uykusuz olduğumu bildiği için bebeğime bakıyor, 2 saat kadar uyuyup dinlenmemi sağlıyordu. Benim cesaret toplayıp yapamadığım her şeyi o yapıyor, bebeğimi yıkıyordu (evet bebek yıkamak benim için bir tabuydu, çok korkuyordum. Hatta yaklaşık 3 yıl boyunca eşimle birlikte yıkadık oğlumuzu korkumuzdan :) ) Ama benim ihtiyacım olan şey, evimde çekirdek ailemle baş başa olup gerçekten bebekle de aile olunabildiğini görmekti. İçimi rahatlatacak, beni sakinleştirecek tek şey buydu. Buradan annelere, kayınvalidelere sesleniyorum: Eğer kızınız/gelininiz bebek bakımı konusunda kendine güveniyor ve evine gitmek istiyorsa, çok büyük ihtimalle, ailesini kaybetmediğini görmek için buna ihtiyacı vardır; engellemeyin. Sadece her ihtiyacı olduğunda ona destek olacağınızı belirtin ve ihtiyaç duyduğunda gerçekten de yanında olun. Nitekim istediğim gibi olmadı. İzin vermediler bizim kendi hayatımıza dönmemize. Eşimle birlikte 1 ay boyunca orada kaldık, hala içimde bir buruklukla hatırlarım o günleri.

NOT: Kimse bana kızmasın, şımarıklık yapıyorsun demesin. Herkesin o dönemlerde yardıma ihtiyaç duyduğunu biliyorum, ben de duyuyordum zaten. Ama evime ve eşime daha çok ihtiyaç duyuyordum. Bunda, ne şekilde büyütüldüğüm, neler yaşadığım da çok etkili. Büyürken yaşatılanlar nedeniyle, eşime çok faklı, çok derinden bir bağ ile bağlıydım. 

   Bir ay sonra evimize, yine annem ve babamla birlikte döndük. Ve bundan sonra, anneliğimin, dayanılmaz vicdan azabıyla dolmasına sebep olan, ölene kadar içimden çıkmayacak ve paranoya haline gelecek korkuların başladığı günleri yaşamaya başladım. Çünkü, henüz 35 günlük olan bebeğimi, bakıcıya bırakarak işe başlamak zorundaydım. Henüz iyileşememiştim; bir bacağımla adım atarken hala çok zorlanıyordum; üstelik işim sürekli hareket alinde olmamı gerektiriyordu; bebeğimden ayrılmaya hiç hazır değildim; zaten her seferinde ağlayarak mama verdiğim bebeğim beni emmeyi tamamen bırakırsa diye korkuyordum; ayrıca onun bakımı konusunda hiç kimseye güvenmiyordum. Ama mecburdum işte. Özel sektördeydim ve üstelik doğumda çok fazla masrafımız olmuştu.
 
   Evet, işe döndüğüm ilk gün, bebeğim sadece 35 günlüktü. Hala merak ederim, bu ülkede neden iyi bir denetleme mekanizması yok diye. Şöyle ki, rehabilitasyon alanında çalışıyor, her ay onlarca kağıt imzalıyordum. Bu kağıtların hepsi, yetkili kişiler tarafından tek tek inceleniyor, onaylanıyordu. Milli eğitim sistemine kayıtlıydı her şey. E benim doğumum, hastanede kalmam, gördüğüm tedaviler falan da sağlık sistemine kayıtlı. Peki o halde, bu kayıtlar neden bir yerlerde çakışmıyor, neden birileri çıkıp "bu kadın yeni doğum yapmış, şu an yasal doğum izninde olmalı" demiyor. Bunu yaşayan tek kadın ben olmadığıma da adım gibi eminim. Birçok kişinin bu haksızlığı yaşadığını ve göz yummak zorunda kaldığını biliyorum. Evet, kanun ve yönetmelikler var fakat hem kamuda hem de özel sektörde kanuna aykırı yapılan işler de çok. Hatta özel sektör zaman zaman patronların istediği gibi at koşturduğu alan olup çıkıyor.
 
   Her neyse, ben beynimde bu isyanlarla, dilimde sessizlikle ve kalbimde inanılmaz büyük bir kırgınlık, burukluk ve üzüntüyle işe başladım. Her sabah erkenden kalkıp, bebeğimin altını değiştirip, eğer kabul ederse emzirip bakıcısına teslim edip çıkıyordum. Gün içinde 1,5 saat süt iznim vardı. Ben bunu sabah 9-9:45 ve öğleden sonra 14-14:45 arası kullanıyordum. Yetiyor muydu? Kesinlikle hayır. Memeyi zor kabul eden bir bebeğim vardı. Eğer 1,5 saati toplu olarak kullansam, uzun süre bebeğimi görmemiş olacaktım. Bu şekilde bölerek kullanınca da onun gönlünü yapıp karnını doyurmak için zaman yetmiyordu. Ama 1 yıl böyle devam edip gittik. Sabah-öğle arası-öğleden sonra olmak üzre günde 3 kez bebeğimi kontrol edebiliyordum. Bu arada içimde kopan fırtınalar, beni iyice paranoyak anne yapmıştı. Yani aslında bakıcıyı kontrol etmem elbette normal ve gerekliydi ama içimde yaşadığım tedirginlik paranoyaya dönüşmüştü. Mesela, bebeğimin bezlerini, resimlerine göre dizip, sırasını aklımda tutup günde kaç kere altının değiştiğini kontrol ediyordum. Mamasının seviyesini, bakıcının fark etmeyeceği şekilde işaretleyip, karnını doyurup doyurmadığını kontrol ediyordum. Akşam işten gelince bakıcıyı evine yollayıp bebeğimin kıyafetlerini çıkarıp, vücudunda bir anormallik var mı diye bakıyordum. Bazen işten 5-10 dk erken çıkıp kapıdan onları dinliyordum, vs. Tüm hayatım, paranoya peşinde tedbirler almakla geçmeye başlamıştı. Ve evet, bebeğimin tadını çıkaramıyordum. İşe başlamasından iki ay sonra, bir sabah bakıcımız gelmedi. Aramalarımıza rağmen de ulaşamadık, telefonu kapalıydı. Sonradan öğrendik ki, bu onun huyuymuş. Bebeğine bakmaya başladığı aileleri böyle aniden bırakıveriyormuş kendisi. Çok kızdım, çok sinirlendim ama ne yalan söyleyeyim işime de geldi. Çünkü yaz tatili olduğu için biri lisede, diğeri üniversitede öğrenci olan iki kız kardeşim de tatildeydi ve onları çağırıp yardım istedik. Onların baktığı süre içinde yeni bir bakıcı arayışına girecektik.
 
   O ayki doktor kontrolümüzde (rutin gelişim kontrolü) doktor amcamız bile değişikliği fark etti. "Bu çocuğun gelişimi çok hızlanmış, bakıcı mı değiştirdiniz?" diye sordu. Nasıl sevindiğimizi anlatamam. Teyzelerinin ona karşı olan sonsuz ilgi ve sevgisi nasıl mutlu etmişti demek ki bebeğimi. Ve görünüşe göre bakıcı ne ilgi ne de sevgi veriyordu. Öyle ya, ne de olsa verdiğimiz para kadar bakacaktı çocuğa (ki biz, sırf oğlumuza iyi baksin diye piyasanın üzerinde bir maaş ödüyorduk). Kendi kanından canından olmayan bir çocuğu zorla da sevdiremezdik kimseye.
 
   NOT: Lütfen burada tüm bebek bakıcılarıyla ilgili ithamda bulunduğum düşünülmesin. Sadece, bizim muhatap olduğumuz kişiyle ilgili deneyimimizi ve bize gösterdiklerini ifade ediyorum. Çevremde, baktığı çocukları kendi çocuğu gibi sahiplenip seven güzel yürekli insanlar da gördüm. Hatta bir arkadaşımın bebeği, bakıcısını o kadar seviyordu ki kreşe alışamadı. Tekrar bakıcıyla devam etmek zorunda kaldılar. Böyle "anne yarısı" bebek bakıcılarına helal olsun, Allah onlardan razı olsun. 
  
   Yaz boyu süren bakıcı arayışımız hüsranla sonuçlandı, okullar açıldıktan sonra annem bizde kalarak bebeğime bakmaya başladı. Bu iyi bir şey mi? Bebeğim açısından kesinlikle evet. Kötü bir şey mi? Aile düzeninin bozulması, karı koca arasına az da olsa mesafe girmesi, kendi düzeninizin bozulması açısından evet. Peki anneanneler, babaanneler torunlarına bakmaya mecbur mu? Elbette hayır. Ama kendilerine ihtiyaç duyulan noktada destek olmaları gerekir diye düşünüyorum.
   Şöyle ya da böyle, oğlum 3,5 yaşına gelip de kreşe başlayana kadar, tatillerde teyzelerle, okul sezonunda da anneanneyle devam ettik yolumuza. Allah hepsinden razı olsun.
   Fakat ben o dönem yaşadığım psikolojiyi içimden asla atamadım, ölene kadar da vicdan azabı olarak içimde kalacağını biliyorum.

3 Eylül 2015 Perşembe

İLK GEBELİK SÜRECİM-BÖLÜM 3

  Doğum yaklaşıyor...

    Gebeliğimin kaçıncı haftasıydı hatırlamıyorum. Kontrolde, plasentanın yaşlanmaya başladığını söyledi doktorum. O öyle büyük bir problem değildi. Tolere edilebilir, normal doğuma engel teşkil etmiyor ileri boyutta olmadığı sürece (ileri boyutta olduğunda, normal doğum zamanını beklerken bebeği riske atmak istemeyen bazı doktorlar sezaryene yönlendirebiliyorlar). Bizim asıl olayımız, bebeğimin iri olmasıydı. Evet, iri bebeğin normal yolla dünyaya gelmesinin bir takım riskler yaratabileceğini mesleğim gereği biliyordum. Bu yüzden normal doğum yapmayı göze alamadım açıkçası. Şimdiki aklım olsa, zamanını bekler, normal doğumu denerdim gibi geliyor. Çünkü, daha sonra bu konu üzerinde iyice düşündüğümde, sezaryen gibi bir müdahalenin, normal seyreden bir gebelik süreci içinde, bebeğin haklarını gasp etmek olduğunu farkettim. Anne karnında kalma hakkı, normal yolla dünyaya gelme hakkı, dünyaya geleceği zamanı seçme hakkı, vs.
 
   Doktorum sezaryenden yana olmadığını, gebeliğin normal seyrinde devam ettiğini söyledi, ancak iri bir bebeğim olacağını da ifade etti. Düşünüp bebeğimi hangi yöntemle kucağıma almak istediğime karar vermemi, bir hafta sonraki randevumuzda bunu bildirmemi istedi. O bir hafta bana geçmek bilmedi. Düşünmekten gözüme uyku girmedi diyebilirim. En sonunda da sezaryen istediğime karar verdim. Daha doğrusu, tam karar verdim de diyemem ama o taraf daha ağır basıyordu. Birçok anne adayının da, çok kararlı bir şekilde sezaryeni tercih ettiğini düşünmüyorum. Bir hafta sonra kontrole gittiğimde doktoruma kararımı bildirdim ve sezaryen gününü kararlaştırdık. 15 Mart 2006 Çarşamba günü oğlumu kucağıma alacaktım.

   Son hazırlıkları yaptım. Zaten 7. aydan itibaren hazır bekleyen hastane valizimi gözden geçirdim. Eksiklerimizi tamamladım. 

Çantamda neler vardı :


(Fotoğraf, annelerburada'dan alınmıştır)

Bebek için

(fotoğraf, milliyet'ten alınmıştır)

-Bebek kıyafetleri: Üç tane zıbın takımı(eldiven, bere, iç zıbın, patikli tulum ve dış zıbından oluşan dış takım ve çoraplar)
-Bebek battaniyesi
-Bebek bezi (sanırım 1 numara almıştım, onu çok net hatırlayamadım)
-Islak mendil(molfix papatya özlü ıslak mendil almıştık o zaman. Hala kokusunu duyunca, bebeğimin doğduğu gün gelir aklıma)
-Ağız bezleri



Kendim için 

(fotoğraf, bilginti'den alınmıştır)

-1 adet gecelik, 1 adet pijama takımı
-Sabahlık
-Eşarp/yazma (kapalı olduğum için tabi)
-İç çamaşırı (iki adet)
-Emzirme sutyeni (iki adet)
-Hasta bezi (bir paket), ped
-Göğüs pedi
-Havlu(el yüz havlusu)
-Makyaj malzemesi(kullanmak nasip olmadı ama cımbızımı kullandım :) )
-Tarak
-Toka
-El kremi
-Terlik
-Çorap



Genel malzemeler

-Kolonya
-Peçete/tuvalet kağıdı
-Boş poşetler
-El sabunu(hastane ortamı olduğu için antibakteriyel sabun tercih ettim)
-El temizleme jeli
-Çamaşır suyu (ilk kullanımdan önce tuvaleti temizlemek için küçük bir şişeyle aldım yanıma)
-Plastik bardak
-Fotoğraf makinesi/kamera

 Bebek için ve benim için olmak üzere toplam iki çanta oldu.
(görsel, webanne'den alınmıştır)

   Cumartesi günü son kez işe gittim (aslında hastahanede testlerim yapılacak olmasaydı, salı günü de çalışıp ertesi gün doğuma gidecektim, yine de neredeyse son ana kadar çalıştım). Pazartesi ve salı günleri, kan testleri, EKG gibi tetkiklerle geçti. Bu arada anestezi doktoruyla da görüştük ve spinal anesteziye karar verdik. Eve gelince bir kaç tepsi de kurabiye yapıp kavanozlara doldurdum ki ziyarete gelenlere ikram edebilelim diye. Çünkü nasıl olsa doğumun ertesi günü hastaneden çıkıp güle oynaya evimize dönecektik. Ama durum hiç de beklediğimiz gibi gelişmedi.

   Salı akşamı duşumu aldım, eşim bu arada kan grubu benimkiyle uyan arkadaşlarını arayıp, sabah hastaneye gelmelerini istedi (Allah'tan ki bunu akıl etmişiz). Sonra da ertesi sabah doğuma girecek biri ne kadar uyuyabilirse uyudum.

Gece boyu yarı uyur yarı uyanık geçtikten sonra sabah erkenden kalktık. Annem ve babam da bizdeydi. Onlar kahvaltı yaparken ben de giyindim, hazırlandım. Ameliyata gideceğim için 12 saat boyunca aç kalmış olmam gerekiyordu, kahvaltı yapmadım.

Ve saat 7:30 gibi hastaneye gitmek üzere yola çıktık.




Devamı gelecek.

1 Eylül 2015 Salı

İLK GEBELİK SÜRECİM-BÖLÜM 2

   

Bebek alışverişi



Büyük oğlum 2006 doğumlu. O zamanlar, evde internetimiz vardı ama bu kadar hayatımızın içinde değildi, kullanmıyorduk. Bir de istediğimiz her bilgiye ulaşılmıyordu zaten, içeriği şimdiki kadar zengin değildi. Ayrıca kullanıcı yorumları falan gibi şeylerden bendeniz bihaberdim. E yaşım daha 25, anne olmaya ruhen hazır değildim, cahildim aslına bakarsanız. Cahil olmak öyle üniversite okumakla giderilecek bir şey değil ki. İNSAN, YAŞAMADIĞI, TECRÜBE ETMEDİĞİ HER ŞEYİN CAHİLİDİR neticede. Çevrede, bize  ne lazım olur, neleri almak gereksizdir, hangi markalar kalitelidir, vs konularda akıl verecek kimse de yoktu. Dolayısı ile nereye gideceğimizi, ne alacağımızı bilmez bir halde, dükkanlarda, pazarlarda, karşımıza çıkıp da hoşumuza giden ne varsa onu aldık. Memnun kalıp tavsiye ettiğim markalar, tesadüfen alıp kullandığımız markalardır. Tabi memnun kaldıktan sonra da alışverişte daha seçici olmaya başladık. 

   Neler aldım?

Bebeğim için

-Çıtçıtlı badiler: Büyük-küçük, uzun kollu-kısa kollu- sıfır kollu hiç farketmeksizin hepsinden aldım. En çok kullanılan parçalar bunlar oluyor. Önemli olan kaliteli, bebeği terletmeyen bir penye kumaş olması. Ben en çok minidamla 'nın ürünlerini beğenerek kullandım. Penyesi kesinlikle çok kaliteli ve yumuşacık, renkleri solmadı, bebeğimi terletmedi. İkinci bebeğimde de hala kullanıyorum sakladıklarımı.

-Hastane çıkışı: İtiraf ediyorum, hastane çıkışı diye özel setlerin olduğundan haberim yoktu; hiç bir satıcı da bahsetmedi böyle bir şeyden. Ben zıbın takımı olarak satılanlardan aldım. Üç takım falandı sanırım. Hastane maceramız uzayınca yetmedi tabi (bu, başka bir postun konusu olsun). Eşim 3-4 takım daha aldı biz hastanedeyken. Bu takımların içinde eldiven, şapka, iç zıbın, dışına giyeceği üst ve alt takım oluyor. Ben aldıklarımın hepsinden memnun kaldım, tepe tepe kullandım ama hiç birinin markasını hatırlamıyorum. 

-Diğer kıyafetler: Yine mini damla marka badiler, penye yelek ve hırkalar, mackays ve chiclid markalarının tüm ürünleri aldığıma beni hiç pişman etmedi. Pijamada tercihim de yine bu markalar oldu.

-Ağız bezi: Pazarda, el bezi diye satılan küçük havlulardan aldım 15 tane kadar. Çok yumuşak ve çok emiciydi. Annem, kenarlarını tığ oyasıyla süsledi. İki bebeğimde de tepe tepe kullandığım parçalardı. Mağazada satılan ağız bezlerinden de aldım ama onlar penye olduğu için, ıslanınca her tarafa hemen dağıtıyordu ıslaklığı. Bu havlular öyle değil. 

-Patik: Pazar ürünü. Ben pazarda gezmeyi ve alışveriş yapmayı oldum olası çok severim. Yine bir gün gezinirken karşıma içi tüylü, dışı peluş, çok tatlı renklerde patikler çıktı. Her renginden aldım. Kıyafetlerine uydurarak giydiriyordum. Çok memnun kaldım. Sıcacık tuttu bebeğimin ayaklarını. Bir de bileği tutan lastikler yumuşak olduğu için giydirip çıkarması da çok kolaydı. Aşağıdaki tarz patiklerdendi:
                                             
                                               (fotoğraf, kadinlarkulubu.com'dan alıntıdır)

-Battaniye: Bir pazen, iki penye, iki kadife ve bir de peluş battaniye aldım. Farkındayım, battaniye olayını abartmışım. Özellikle peluş battaniyeler çok gereksiz bence. Renkleri ve desenleri çok tatlı oluyor ama en fazla bebeğimin yatağına örtü olarak kullandım ben. Penye ve pazen battaniyeler ev için çok kullanışlı. Dışarı çıkarken de çantaya atmak için uygun. Kadife olanları, özellikle bebek arabasında kullandım, kullanıyorum. Yumuşacıklar. 

-Bebek bakım çantası: Adana ve Mersin civarında oturanlar Görüş Bebe'yi bilirler. İlk bebeğimde birkaç farklı çanta kullandım ama en çok Görüş Bebe'den aldığım çantadan memnun kaldım. Çünkü ne sapı koptu, ne de fermuarı patladı. Markası Baby Center. Hala var mıdır bilmiyorum. Şuna benzer, klasik modellerden:
(fotoğraf, hepsiburada.com'dan alıntıdır)

-Uyku Seti: Markasını hatırlamıyorum. Ayıcıklı falan bir set almıştık. Gayet de memnun kaldım. Yastıklarını, nevresim takımlarını, benim beğenip aldığım kumaşlardan annem dikmişti.

-Bebek odası: Güvendiğimiz bir mobilyacıya, beğendiğimiz modeli tarif ederek yaptırdık. Öyle süslü püslü bir şey değildi. Onlar evet şık görünüyor ama ben o tarz mobilya kullanmaktan hoşlanmıyorum. Yani çok cici bici insanı değilim. Turuncu-krem kombinasyonunu seçtik renk olarak. MDF kullanıldı. Gerçekten çok sağlam bir takım oldu. 9,5 yıldır hala sapasağlam. Üç konuda pişmanlığım var sadece : 1. MDF olduğu için çok ağır. 2.Dolabını iki kapılı yaptırmıştık. Keşke üç kapılı olsaymış. 3.Büyüyen beşiği boş yere yaptırmışız. Hiç kullanmadık. 3,5 yaşına kadar park yatak kullandık. Sonrasında yatağını genç yatağına çevirerek kullandık. Bu arada, fiyat olarak da, piyasadaki bilinen markaürünlerin tam tamına yarısını ödedik. 

-Park yatak: Maxima Deluxe xl markalı bir yatak aldım turkticaret.net  sitesinden. Çünkü piyasadaki en büyük ölçülere sahip park yatak buydu. Site çalışanlarının ilgisinden çok memnun kaldım. Ürün stokta kalmamıştı. Yurt dışından gelmesini bekledik. Sürekli telefonla iletişim halindeydik. Normalde zamlı fiyattan satacakları yeni parti ürünü, beklettikleri için bana eski fiyatından verdiler.
                                               (fotoğraf, akakce.com'dan alıntıdır)

Bunun turuncusu bizim yatağımız. Şu an ikinci bebeğim için kullanıyorum. İçine tavsiye üzerine sıkıştırılmış sünger kestirdik yatak olarak. Annem de kılıfını dikti. Hiç sorun yaşamadık. Ortopedik açıdan gayet de uygundu bebeğim için. Bu arada yatağın titreşim aparatını ikinci bebeğimde farklı şekilde kullandım. Ona sıra geldiğinde anlatacağım inşallah.

-Bez: Canbebe.

-Bebek bakım ürünleri: 
Şampuan: Sebamed
Bebek Yağı: Johnsons Baby. Başka da bebek bakım ürünü kullanmadım. Pişik için kullandığım şey ise sadece doğal, ev yapımı kantaron yağı oldu. Şiddetle tavsiye ederim.

-Bebek oto koltuğu: Yine cahillik dönemi. Livello diye bir markanın grup-1 ürününü aldık. İnternette arasanız bulamazsınız, ben bulamadım :) Bilmiyorduk tabi nelere dikkat edilmeli, neye göre seçilmeli. Şu var ki cidden çok memnun kalarak kullandığımız bir ürün oldu. İkinci bebeğimde ise ev içinde kullandık bunu. Sonradan öğrendik ki meğer çok iyi markalar ve modeller varmış da bizim haberimiz yokmuş.

-Bebek arabası: Cahillik diyeyim siz anlayın artık. Johnson diye bir markanın bebek arabasını aldık. Satıcı gösterdi, yok sürüşü çok rahatmış, bebek de içinde rahat edermiş. Be mübarek sorsana bunun niye emniyet kemeri yok diye. Öyle bir arabaydı işte. Ama çok kahrımızı çekti. Çok sevdiğim bir özelliği vardı: yağmurluğu, bir çanta içinde arabaya entegreydi. Yağmura yakalanınca açıveriyordum. Sonra da hooop hemen toplayıp çantaya koyup fermuarını çekiyordum. Yeni nesil bebek arabalarının hiç birinde bu özelliği görmedim. Aşağıdakine benzer, eski modellerden bir arabaydı bizim emektar:
                        (fotoğraf, akakce.com'dan alıntıdır)

Şimdi bakıyorum da Johnson bu konuda kendini epey geliştirmiş. Sağlamlığını falan bilemem ama görüntüde gayet şık arabalar üretiyor artık.

Kendim için


-2 adet gecelik (uzun gecelik tercih ettim)

-2 adet pijama takımı 
-1 adet sabahlık
-4 adet emzirme sütyeni
-Terlik (önü kapalı, rahat bir terlik tercih ettim)
-1 paket hasta bezi (sonradan yaşanan talihsizlik sebebiyle 2 paket daha hasta bezi kullanmak zorunda kaldım)
-1 paket ped
 Kendim için aldıklarım da bu kadar hatırladığım kadarıyla. Daha fazlasına da ihtiyaç duymamıştım zaten.




Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Hatırladıkça postu güncelleyeceğim inşallah. 



31 Ağustos 2015 Pazartesi

İLK GEBELİK SÜRECİM- BÖLÜM 1

   İlk gebeliğimde, 4,5 ayım yoğun bulantılarla ve halsizlikle geçti(neden bilmiyorum ama hiç istifra etmedim,sadece mide bulantısı yaşadım). O kadar ki, evimle iş yerimin arası yürüyerek 5 dakikalık mesafe bile değildi ama eşim beni arabayla götürüp getirmek zorunda kalıyordu. Yürüyemiyordum. Beden gücüyle icra etmem gereken, sürekli hareket halinde olmamı gerektiren bir mesleğim varken, tüm gebeliğim boyunca nasıl dayandım bilmiyorum. Hakikaten cahillik, canının kıymetini bilmeme falan bu. İşten arta kalan tüm zamanlarımda uyudum diyebilirim. Bir keresinde çalışırken ayakta uyumuşum, sallanınca kendime geldim :)
 
   Bulantılarla nasıl baş ettim?
Baş edemedim. Evet 4,5 ay boyunca tamamen rahatladığım bir an olmadı. Tatlılar, kola, sigara, vs adını bile duymaya tahammül edemediğim şeylerdi. Kokuya zaten normalde de çok hassas olan ben, güzel olan ya da olmayan hiçbir kokuya dayanamaz olmuştum.
 Sadece ekşi meyveler, turşu, ekmek yiyerek bir süre rahatlıyordum. Ağzımda limon dilimleriyle gezdim. Normal insanlar tatilde hediyelik veya hatıra eşya alışverişi yaparken, ben gittiğimiz her şehirde manavlardan ekşi erikler, elmalar falan aldım. Ha bir de ayranı unutmayayım. Bana en iyi gelen şeylerden biriydi. Evde ayranımı yapıp, şişelere doldurup dışarı çıkarken bile yanıma alıp içiyordum. Sonraları öğrendiğime göre marul da gebelik bulantılarına iyi geliyormuş. Ama ben çoktan doğum yapmıştım, deneyemedim. Zencefilin de rahatlattığını duydum ama bende işe yaramadı.
Özetle
-Ayran
-Ekşi elma-ekşi erik
-Ekşi ayva
-Limon
-Turşu (aslında gebelikte turşu yenmemesi önerilir vücutta ödem yapmaması için. Ama ben gerçekten dayanamıyordum. Gebelik boyunca kaç bidon turşu tükendi bizim evde bilmiyorum) bana iyi geldi.

   Beslenmemde nelere dikkat ettim?
Dediğim gibi, beslenme aktivitem 4,5 ay sonra normale döndü. Her kahvaltıda mutlaka bir yumurta, ve peynir yedim,bir bardak süt içtim. Gün içinde çok fazla süt ve meyve tükettim. Yani cidden öyle böyle değil. Çok abartılı miktarlarda. Mesela suyu hiç içemiyordum (diyetisyenim sayesinde öğrendim ki aslında su içme alışkanlığı kazanılabilir bir şeymiş). Onun yerine gün içinde 2 litre falan süt içiyordum. Süt oldum olası çok sevdiğim bir şeydi zaten. Yine gün içinde, aralarda meyve yiyordum(her seferinde farklı bir meyve). Akşamları da uyanık olduğum anlarda, eşimle birlikte koca bir mutfak leğeni dolusu meyveyi bitiriyorduk. Gerçekten abartmıştık yani. Bir programda dinlediğime göre, gebelikte çok meyve tüketen anneler, iri bebek doğuruyormuş. Ve gerçekten de öyle oldu. Oğlum 4,5 kilo olarak dünyaya geldi :) Bu tabi ki meyve yoluyla alınan fazla şekerin eseri. Yemeklerde sebze ve eti de mutlaka düzenli olarak tükettim. Balığı çok sevmeme rağmen gebelikte neden fazla yemedim, hiç bilmiyorum. Aslında çok önemli. 

   Psikolojim nasıldı?
Normalde stresli bir yapım vardır. Aceleciyimdir. İşim, daha doğrusu o zamanki sektörüm de çok stresliydi. Ve onun dışında, genel olarak beni strese sokacak bir sürü şey de olup bitiyordu. Yalnız ben nasıl yaptım bilmiyorum ama gebeliğimi oldukça rahat, relax geçirmeyi başardım. Kolay kolay umursamadım olumsuzlukları. Sadece bebeğime odaklandım. Onunla hep konuştum. Bir şekilde beni anladığını, duyduğunu hissediyordum. Sanırım beni rahatlatan asıl şey buydu. 
 Tabi eşimin hakkını da asla görmezden gelemem. Çok büyük emeği var üzerimde. Bulantılardan gözümü açamadığım dönemlerde, mutfağın kapısını açık bile bırakmamaya hep özen gösterdi .Bana hiç kokusunu duyurmadan yemekleri pişirdi, hazırlayıp önüme getirdi. Elimi sıcak sudan soğuk suya sokmadı. Eğer onun desteği olmasa,  kesinlikle rahat atlatamazdım o dönemi. Allah'ım ondan razı olsun.

Devamı gelecek...