bizim hikayemiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bizim hikayemiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2017 Pazartesi

KREŞE BAŞLADI OĞLUM


   Geçtiğimiz Ağustos ayında işe başlamadan önce düşüncem, oğlumu kreşe alıştırıp ondan sonra işe dönmekti. Kafamda da kreş konusunda net bir seçim vardı. Zira büyük oğlumu da oraya göndermiştim ve aldığım hizmetten çok memnun kalmıştım. Fakat vakit yaklaştıkça eşim bir başka kreş konusunda ısrarcı olmaya başladı. Ki o "diğeri" benim alternatif olarak düşüneceğim bir yer değildi. Aslında yaşadığım yerde ismi en çok anılan, herkesin en çok memnun kaldığı iki kreşten biri orası ama yıllar önce, gördüğüm bir şey yüzünden "o" alternatifi düşünmemeye karar vermiştim. Şöyle ki; büyük oğlumu kreşe başlatma,seçim yapma sürecindeydik yine. Bu bahsettiğim "diğer" kreşin servisini gördüm. Arkada minicik çocuklar vardı ve servis şoförü direksiyon başında sigara içiyordu. Aman Allah'ım, sigara benim en hassas olduğum konulardan biriydi. Üstelik de bu bir kreş servisiydi. Kısacası bu gördüğüm, benim için kabul edilebilir bir durum değildi. Benim kafamdaki kreş imajı, aşçısından şoförüne kadar her şeyiyle çocuklara karşı olan hassasiyetlerini belli eden, çocuk sağlığından ve psikolojisinden anlayan bir yerdi. Burası benim seçeneklerim arasında olmaktan o andan itibaren çıkmıştı (bu arada, çocuk gelişimi öğretmeni bir arkadaşımla konuştum-yine o dönemde-. Kızını bahsettiğim bu yere vermişti. Sebebini sorduğumda, yaşadığımız yerin en lüks kreşi olduğu için tercih ettiğini söylemişti. Yani eğitim durumu ve alanı ne olursa bakış açıları ve hassasiyetler farklı olabiliyor).
   Velhasıl-ı kelam, eşimin ısrarı sonucu, belki de ben abartıyorumdur, belki bir şeyleri değiştirmişlerdir diye düşünerek, görüşmek için "diğer" kreşe gittik. Evet, içime sinmedi. Sebeplerim:
- Bina çok merdivenliydi. Yemekhane bodrum katta,miniklerin sınıfı ikinci katta ve yatakhane üçüncü katta. Yani küçük yaş grubu 2. kattan bodrum katına yemek için iniyor, ardından yemek sonrası uyku için 3. kata çıkıyor. Merdivenler de çok dik üstelik. Bu benim için büyük bir eksiydi. Çünkü bina yerleşimi küçük yaş grubuna uyarlanabilir. En azından yatakhane ve sınıf-serbest etkinlik odası gibi alanlar yemekhaneye yakın konumlandırılabilir. Gördüğüm kadarıyla uğraşmamışlar.
- Kreş sahibesiyle rahat iletişim kuramadım. Daha doğrusu karşısında kendimi ifade ederken güçlük çektim, çünkü kendimi sınava girmiş gibi hissettim. Benim için rahatlık önemliydi.
- Kreş sahibi bayan,yaptığı işle bize lütufta bulunuyormuş gibi hitap ediyordu (ben o hitap tarzından ne özel hayatımda ne de iş hayatımda hiç hoşlanmam ve kullanmam da). Halbuki ben çocuğumun sağlıklı ve iyi şartlarda bakılması için kendi paramla hizmet satın almak istiyordum. Eşim bu tavırları fark etmemişti. Erkekler daha sonuç odaklılar çünkü, süreci pek umursamıyorlar. Ama ben ayrıntıcıyımdır, ince eler sık dokurum. Sonra ona durumu anlattığımda bana hak verdi, kendisi fark etmediği için de şaşırdı :)
- Kreş sahibi bayan, sürekli kendi yaptığı işi övme çabasındaydı. Çocuklara yedirdikleri yoğurdu kendileri mayalıyormuş, her gün mutlaka kendi hazırladıkları kemik suyuyla yaptıkları bir çorba çeşidi oluyormuş, vs. Ama benim aradığım asıl şey bu değildi. Evet ev yapımı yiyecek-içecek sunmaları iyi bir şey olabilir ama bunlar çocuğu mutlu edecek şeyler değil.
- Fiyat konuşurken "benim fiyatım şudur, çocuk buraya geldiği gün parayı alıyorum" şeklinde ticari ağızla konuştu. Benim derdim para da değildi. Oranın parayla dönecek, işleri parayla yürüyecek bir yer olduğunu biliyorum. Kaldı ki kamuya atanana kadar 10 yıl özel sektörde çalıştım. İşlerin nasıl yürüdüğünü ve iletişimin ne kadar önemli olduğunu çok iyi bilirim. Dolayısıyla fiyat konuşurken kullanılan üslup o olmamalı bana göre.
- Kreşe gelen çocukları evlerine gönderirken hepsini tek tek öpüp "seni seviyorum" diyerek gönderiyordu. Ama sözleriyle ifade ettiği şeyi içinde hissetmediği çok net görülüyordu.
- "Alışma sürecinde nasıl bir yol izliyorsunuz" diye sordum. İlk görüşmede cevabı şuydu: "Üç gün, 20'şer dakika anneyle birlikte sınıfta oluyor. Sonra zaten ortamı sevmeye başlıyor ve annesi sınıftan çıksa bile sonra gelip onu alacağını anlıyor. Böylece kreş ortamını kabulleniyor." Evet,bu mantıksız bir şey değildi ama her çocuk için de aynı uygulama yapılamazdı. Ya benim çocuğumun alışma süreci üç günden uzun olursa veya 20 dk yetmezse? Zaten bu konuda da ikinci görüşmemizde U dönüşü yaptı. Aşağıda yazacağım onu da.
- Kreş yönetmeliğinin değiştiğini, o nedenle oğlum 30 ayını doldurmadan önce alamayacaklarını söyledi. Çünkü programları buna uygun değildi (daha doğrusu bu kısmı görüşmenin başında konuştuk. Yukarıda yazdığım ayrıntılara da 30 ayını doldurduktan sonra kreşe başlayacak diye düşünerek girdik). Evet mevcut ayına uygun program uygulayan yerler de vardı ama hiç biri benim alternatif olarak düşüneceğim kriterlere sahip değildi.
   Neticede rotamız belli olmuştu. 30 aylık olana kadar anneanne desteğine başvuracaktık ve sonrasında kreş maceramız başlayacaktı. Ama eşimin bilmediği bir şey vardı ki, ben o görüşmede zaten "diğer" kreşi kafamdan silmiştim ve 30 aylığa kadar olan süreçte istediğim yer için kendisini ikna etmeye karar vermiştim :))

   Bu süre içinde ben sürekli içimin rahat olmadığını, gördüğüm ve hissettiğim olumsuzlukları, çocuğumuzu nasıl etkileyebileceğini falan anlatıp durdum eşime. Hiç birini uydurmuyordum, hepsi gerçekti. Duruma, açık aramak üzere bakmıyordum. Ama çocuğum ve benim için en iyisi olmadığı da gün gibi ortadaydı. Derken eşim de en sonunda beni anladı, hak verdi. Son bir kez benim açımdan bakabilmek için kreş sahibesiyle görüşmek istedi. İşte ikinci görüşmemizde olanlar:

- Bize daha önce verdiği fiyattan 100 tl daha fazla bir fiyat söyledi. Biz önceki konuştuğumuz şeyi hatırlattığımızda "böyle söylemiş olmam mümkün değil, zaten bu sene şu öğrencimi şu fiyata kaydettim, şu şu öğrencilerimiz ikiz oldukları halde kardeş indirimiyle birlikte şu fiyata aldım" gibi şeyler söyledi. Bu açıklamaları yaparken çocukların isimlerini bizzat zikrediyordu. İsim konusunu neden özellikle belirttiğimi altta yazacağım.
- Beğenilen bir yer olduklarını anlatabilmek için ve benim çalıştığım kurumu da bildiği için, bizim şube müdürlerimizden birinin çocuğunun da oraya geldiğini söyledi. Kim olduğunu sorduğumda "bizde çocuklarımızın ismini bir başkasına vermek kesinlikle yasaktır. Öğretmenlerimiz bile, biriyle konuşurken şu isimde bir öğrencimiz var falan diyemezler" dedi. Halbuki biraz önce paradan bahsederken tek tek çocuk isimlerini zikreden kendisiydi. Dolayısıyla verdiği cevap, kendince prensipleri olduğunu vurgularken aslında kendini yalanlamaktan öteye geçemedi. Ayrıca veliler çocuklarını almaya geldiğinde zaten kapıda hem çocukların isimlerini öğreniyor hem de birbirlerini görüyorlar.
- Benim için asıl vurucu nokta: Oğlumun alışma sürecinde izleyecekleri yolu tekrar sordum, iyi ki sormuşum. İşte verdiği cevap: "Çocuğun karakterini, beğenilerini, yeme-içme alışkanlığını, vs anlatan bir mektup yazacaksın. İlk gün getirince kapıdan çocuğu bize atacaksın ve gideceksin". Lafa bakın lafa. Şu an yazarken bile sinirleniyorum. Yahu bu bayan yılların kreş işletmecisi yılların! Üstelik çok tutulan, beğenilen bir kreşin sahibesi. Çocuk psikolojisinden en çok anlamasını bekleyeceğim kişi. Hadi o anlamıyor, diğer veliler de mi bu uygulamanın saçmalığına bir şey demiyor. "Çocuğu atıp gitmek" nasıl cüretkar bir ifade. Benim çocuğumu, öyle bağırıp ağlayarak, gözü yaşlı bırakmamı kendi çirkin ifadesiyle ATMAMI nasıl bekleyebilir! Evet, bu benim kesinlikle kabul etmeyeceğim bir şeydi. Benim istediğim, oğlumun gönlü kırılarak, çaresizlikten bir şeyleri kabullenmesi asla değildi. İstiyordum ki severek, benimseyerek, güle oynaya kabullensin, gidip gelsin. Anlayacağınız, zaten baştan belli olan kararıma eşim de katıldı, gözlerimizle anlaştık, kibarca teşekkür ederek çıktık kreşten. Zira orada gereksiz tartışmaya girmenin bir anlamı yoktu. Demek ki benim hassasiyetlerimle diğer velilerin hassasiyetleri aynı değildi. Ve o bayan da yaptığının doğru olduğuna inanıyordu. Yoksa bu kadar rahat ve kendinden emin bir şekilde ifade edemezdi bunları.

   Çıktık ve doğruca benim istediğim kreşe gittik. İçeri girince bir oh çektim "işte benim istediğim samimiyet ve ortam" diyerek. Ama maalesef hiç boş yerleri yoktu (neden daha önce haber vermediğimiz konusunda ufak çaplı da bir fırça yedik kreş sahibesinden:)). O an ağlamak istedim. Çünkü annem gitmişti, oğlumu kreşe alıştırma süreci için kullandığım iznim de bitmek üzereydi. Kreş sahibesi, yakın zamanda bir kontenjanlarının açılma ihtimali olduğunu söyledi. O durumda bize hemen haber vereceği konusunda sözleşerek ayrıldık. Aslına bakarsanız fiyat konusuna bile girmedik. Çocukları kreşe nasıl alıştırdıklarını, çocuklara nasıl davrandıklarını, vs yakinen biliyordum çünkü. O konularda içim çok rahat olduğu için o ayrıntılara da girme gereği duymadım.

   "Diğer" kreşten söylenenleri anneme anlatınca o bile üzüldü, "o şekilde çocuk mu alıştırılırmış, ben onu evde hiç ağlatmıyorum. biraz daha bakarım, öyle yollanmaz" dedi.
   2-3 hafta kadar daha annem baktı oğluma. Bu arada ben de sürekli artık biraz büyüdüğü için yakında oyun okuluna gideceğini (kreş ifadesi belki itici gelir diye oyun okulu demeyi tercih ediyoruz), orada öğretmenleri ve arkadaşlarıyla birlikte şarkılar söyleyeceğini, oyunlar oynayacağını, uyku vaktinde yatıp uyuyacağını, vs anlatıp durdum ki bu fikre alışsın. Derken kreşten gelen telefonla havalara uçtum. Ve 2 Ocak'ta kreş maceramız başladı.
   Benim iznim bittiği için alışma dönemini annemin yardımıyla atlattık. İlk gün 3 saat kaldılar kreşte. Oğlum sınıfta annemin yanından ayrılmamış, sadece yapılanları izlemiş. İkinci gün yine üç saat kaldılar. Ama sınıfa girdikten bir süre sonra annem dışarı çıkmış, oğlum pek itiraz etmemiş. Üçüncü gün ise öğretmeni oğlumu da içine alan 3 kişilik bir grup oluşturmuş, bu grubu oyunlarla yavaş yavaş sınıfın kalanına dahil etmişler. İşte asıl doğru olan bu. Ağlayan çocuğu atıp gitmek değil yani. Bu kez öğle yemeğinden sonra geçtiler eve. Ve 4. gün, annem kreşin kapısından öğretmenine teslim etmiş oğlumu. Oğlum biraz mırın kırın etmiş ama sonunda "görüşürüz anneanne" diyerek gitmiş sınıfa. Böylece tam gün olayına da başlamış olduk.


   Bugün kreşe başlayalı 21 gün oluyor. Geçen Cuma günü herkesle birlikte oğlum da karne aldı. Ama bu onun için hiçbir şey ifade etmiyor, ne olduğunu bilmiyor henüz çünkü. Fakat benim için öyle büyük bir anlamı var ki. Çalışan anneler bilir, anlar beni. Nasıl olacak, istediğim kreş olacak mı, rahatça alışacak mı, vs diye geçen uykusuz gecelerimin ödülü bu karne çünkü.
   Şimdi her akşam oğlumu öperek ve "seni seviyorum" diyerek yollayan, kalan tüm enerjisiyle ve güler yüzlü bir şekilde "hoş geldiniz, nasılsınız" diye soran bir düzenin tadını çıkarıyorum elhamdülillah.

   Olumsuz şeyler olma ihtimali yok mu, elbette var. Her sabah dualarla en güzele emanet ederek bırakıyoruz oğlumuzu kreşe. Geçen gün bir arkadaşı oğlumun elini ısırmış mesela. Ama sadece denemiş belli. Diş izi değil de çok hafif bir kızarıklık vardı çünkü. Benim oğlum da bir başka arkadaşının saçını çekmiş, kendisi söyledi. Onu da tahmin edebiliyorum, saç çekmek dediği hafifçe tutup asılmaktır mesela. Ama böyle şeyleri, birbirlerine gerçek bir zarar vermedikleri sürece pek de önemsemiyorum açıkçası. "Aman benim çocuğuma dokundu, ay çocuğumu itti, ters baktı" havasında bir anne değilim. Çünkü biliyorum ki hepsi çok küçük ve bir şekilde deneyerek birbirleriyle iletişim kurmayı öğrenmeye çalışıyorlar. Öğretmenlerinin gözetiminde, doğru bir rehberlik ve bilinçli bir ebeveyn tutumuyla da öğrenecekler mutlaka. Birbirlerinden gördükleri her şeyi taklit edip, doğruyu yanlışı ayırt edecekler zamanla. Oğlum şimdi her gün yeni bir bağırma yöntemi öğrenip geliyor eve. Gelince de istediği bir şey için o gün çocuklardan yeni gördüğü bağırma şeklini deniyor. Deneyecek tabi. Ama ben bunu dikkate alıp o şekilde istediğini verirsem işte o zaman kalıcı olup huy haline gelir. Bu durumda benim oğlum için en doğru yöntem olan "önce doğrusunu anlatıp ardından davranışı sönmeye bırakmak" şeklinde bir yol izliyorum.


   Sonuç olarak, birlikte yaşamak her ne kadar zor olsa da, annemin desteği olmadan, birkaç aylık bakım sürecini ve kreşe alışma dönemini atlatmamız pek mümkün olamayacaktı. Çok şükür bizi sıkıntıda bırakmadı, Allah razı olsun ondan.

Eğer "diğer" kreşe verseydim oğlumu, bence şu karikatürdeki gibi düşünürdü :)


Herkese mutlu, huzurlu, sağlıklı ve tüm sorunların en güzel ve çabuk şekilde hallolduğu günler dilerim.



.


 

7 Haziran 2016 Salı

HAFTA SONU KAÇAMAĞI

   Zaman zaman buraya günlük tadında yazı yazmak hoşuma gidiyor, biriktirdiğim anılarla ilgili arşiv de olmuş oluyor. İşte bu da o yazılardan biri.


   Geçtiğimiz hafta sonu ailece Konya/Aksehir'deydik. Hem ziyaret hem gezme olsun, hem çocuklar hem de bizim için değişiklik olsun dedik. Çok da iyi ettik doğrusu.

   Öncelikle kayınpederimin yanına gittik, eşimin köyüne. Çocuklar orada inanılmaz mutlu oldular. Çünkü gönüllerince koşup oynayacakları bir bahçesi var kayınpederimin. Kürekle kum aktardılar, tulumbadan su çekip ıslandılar, dalından erik ve dut yediler, asma filizinin tadına baktılar, vs. Karıncaları keşfettiler bir de. Gerçi biz de onların sayesinde keşfetmiş olduk. Kürekle kum aktarırken, kum yığınının içinde karınca yuvası olduğunu fark ettiler. Hafifçe kumu açtıklarında içeride bir karınca şehri çıktı ortaya. Yuvasi yıkılan karıncalar hemen yumurtalarını alıp kendilerince güvenli buldukları yerlere taşıdılar. Ardından hemen yeni bir yuva kurmaya başladılar. Yuva yapmak için açtıkları delikten, her biri bir adet küçük taşla çıkıyor, taşı belli mesafeye bırakıyor (hepsi aynı mesafeye bırakıyor), geri dönüşte mutlaka ayaklarıyla toprağı hafifçe eşeleyip yol açarak tekrar deliğe giriyor ve bu döngü her karınca için tekrar tekrar devam edip gidiyordu. Aralarındaki anlaşmaya, ne yapacaklarını bilen hallerine ve durmaksızın çalışmalarına hayran kaldık (not: karıncalara zarar verilmedi).
   Ertesi gün şehri turladik, eşimle anılarımızı tazeledik oğlumuza anlatarak. Oturduğumuz ev, alışveriş yaptığımız yerler, vs. Tabi Lezzet Lokantasından kuyu kebabı ve etli ekmek yemeden, Akşehir Evi'ni gezmeden, Hıdırlık Tepesi'nde oturup kahvemizi yudumlamadan, Güvendik Pastanesi'nden dondurma yemeden olmazdı, hepsini yaptık şükürler olsun. İçimizde kalan tek şey peynir baklavası oldu. Onu da çok özlemiştik ama kısmet olmadı. Ardından tekrar köye döndük.
   Köyde boş buldukları her an çocuklar ellerine kürekleri alıp kum aktardılar, karıncaları izlediler, toza toprağa bulandılar. Bana düşen de sürekli kıyafetlerini değiştirmek oldu. Dönüşte Konya Mevlana Müzesi'ne uğradık. Oğlum daha önce görmüştü ama hatırlamıyordu. Şimdi farkındalığı artmışken yeniden görüp anılarında yer etsin istedik.
   Sonrasında Ereğli 'ye uğrayıp koyun yoğurdumuzu aldık ve evimize döndük.

   Bu mini tatil, yıllardır aklımızda olan ve bir türlü hayata aktaramadigimiz bir şey için bize gaz verdi: kendimiz ve çocuklarımız için bir bahçe kurmak. Yaşadığımız yere yakın bir köyden küçük de olsa bir arsa alıp, istediğimizi ekip dikeceğiz. İki odalı bir de kulübe kondurursak çocuklarımız için bir nevi kamp hayatı da sunabileceğiz kısmet olursa.

   Yalnız, iki yaşındaki miniğim iki gün bahçe özgürlüğünü yaşayınca bir isyana, bir tribe girdi ki. Her şeye itiraz eder oldu. Mesela seni seviyorum bebeğim dediğimde bile "ommaş"(olmaz) diye itiraz ediyor hemen. Onu ne yapacağız bilmem.


Güller kayınpederimin bahçesinden. Daha fazlasını ve hatta karıncalar şehrini de eklemek isterdim ama o fotoğraflarda çocuklarım da olduğu için buraya koymamayı tercih ettim.

8 Şubat 2016 Pazartesi

İKİ ÇOCUKLU HAYATA ADAPTASYON

   
   Hamile kaldığımda bir söz duymuştum: Bir çocuk hiç çocuk, iki çocuk çok çocuk... demişlerdi. Sıradan, yurdum insanının alışılagelmiş korkutma isteğiyle yoğurulmuş, zaman zaman gerçekten zor olan bir durumu anlatmak için kullanılan abartı bir söz bence. Evet bazen ciddi anlamda zorlanıyorum, ev işlerine yetişme çabam yok zaten ama çocuklarımın istek ve ihtiyaçlarına yetişemediğim çok zaman oluyor. Ama sonuçta insanım. Bir de çocuklarımı nasıl "çok" diye nitelerim yahu! Topu topu iki tane, Allahım sağlık, mutluluk, huzur nasip etsin, bizi birbirimizden ayırmasın inşallah.
   Peki ben her daim "amaaan yetişemezsem ne olacak sanki, insanım sonuçta" modunda mıydım? Asla öyle değildim. Büyük oğlumda annelik yaptığımı zannederek kendimi yırtarcasına öğretmenlik yapmışım. O kadar ki, 3,5 yaşında kreşe başladığında ana-ara renkler, geometrik şekiller, hayvanlar, taşıtlar, meve-sebzeler, boya çeşitlerinin kullanımı, vs her şeyi zaten bilir vaziyetteydi. O yüzden kreşe alışmakta hiç zorlanmadı, hiç bir zaman da sorun çıkarmadı. Ve açıkçası bu nedenle kreş ona sadece sosyal bir ortam oldu.

   İkinci kez anne olduğumda, oğlum 2. sınıfa gidiyordu. Gebelik sürecim boyunca onu kardeşinin gelişine hazırladık. Bolca konuştuk. Ona olan ilgi ve sevgimizin asla değişmeyeceğini, ancak kardeşinin tüm ihtiyaçlarını biz karşılamak zorunda olduğumuz için biraz fazlaca zamanımızı alacağını anlattık. Ha, bir de kardeşini dünyaya getirmeye biz karar verdiğimize göre onunla ilgilenmenin de bizim sorumluluğumuz olduğunu, vs anlattık. Ayrıca kıskançlık, korku, sevgi, heyecan... her ne hissediyorsa bize çekinmeden anlatmasını rica ettik (gerçi bunu her zaman söylüyoruz ama o sıralar biraz daha fazla tekrar ettik). En başta çok endişeliyken (kardeşim doğunca benim odamı ona vereceksiniz, eşyalarımı oyuncaklarımı ona vereceksiniz gibi şeyler söylüyor, endişesini dile getiriyordu) bu konuşmalar sayesinde epey rahatladı. Ama tabi bilinmeyene yolculuğun verdiği tedirginliği atması çoook daha uzun zaman aldı; hepimizi için öyle oldu aslında.
   Doğumdan sonra, daha önceden doktorumla konuştuğumuz gibi, geceyi hastanede hep birlikte geçirdik. Eşim ve oğlum tam karşımdaki odada kaldılar. Onların orada olduğunu bilmek içimi inanılmaz rahatlatmıştı (yanımda annem vardı). Ertesi gün bebekle birlikte eve döndüğümüzde hepimiz şaşkın, tedirgin ve tetikteydik. Bebekli, iki çocuklu hayatın ne getireceğini bilmiyorduk. Ama oğlum, kardeşini çabuk kabullendi, sahiplendi. Neredeyse kıskanmadı diyebilirim. Hatta bebeğim bir haftalıkken sarılık nedeniyle bir gece küvözde kaldığında bizim kadar o da endişelendi, üzüldü. 

   Bebekli hayatta benim psikolojim nasıldı?
 Ben, büyük oğlumda olduğu gibi hemen postpartum depresyona girmiştim bile. Geçmeyen ağlamalar, tarif edemediğim endişeli ruh hali, oğluma yetememe korkusu, onu ihmal ettiğim düşüncesi, ona acıma, haksızlık ettiğimi düşünme, vs içimde fırtınalar kopuyordu. Tabi bunları anlatmak dile kolay. Dilerim ki hiç bir kadın anne olduktan sonraki dönemini bunalımlarla geçirmez. Doya doya tadını çıkarır. Bu arada, bebeğim 4 aylıkken çok rahatsızlandım, yaşadığım her şeyi de postpartum depresyona bağladım. ama değilmiş. Tiroit bezimde iltihap varmış (tiroidit) ve her şeyi o kadar yoğun yaşamamın sebebi de buymuş. Bu da ayrı bir post konusu olsun.
   İki çocuk arasında dengeyi nasıl kurdum?
 Öncelikle, büyük oğluma eskiden olduğundan çok daha fazla sarıldım, öptüm, onu sevdiğimi çok daha fazla söyledim. Bebeğimi uyutunca hemen abisiyle aktivitelere başlıyorduk. O uyurken mümkün olduğunca sessiz aktiviteler seçiyorduk, uyanıkken ses çıkarabileceğimiz oyunları oynuyorduk:
- İsim-şehir
- Amiral battı (amiral battı ve SOS oyunlarını bilgisayarda hazırlayıp bolca çıktısını alınca çok kolaylık oluyor)
- SOS
- Fark bulma oyunları (internetten), kelime bulmaca
- Gizli nesne bulma oyunları (internetten)
- Top oyunları
- Basketbol
- Langırt. En çok zevk alarak oynadığımız oyundu. Futbol hastası oğlumun favori oyuncağı oldu. Ayrıca ev için de ideal boyutlarda. kutu kutu oyuncak sitesinden şu modeli aldık:
Biz zamanında kargo dahil 100 tl ye almıştık ama uzun zaman geçti, şimdi zamlanmış tabi. Şu anki satış fiyatı 119,9 tl.
Ve şu an aklıma gelmeyen bir sürü farklı oyun... Bolca sohbet ettik, gülüştük. Sık sık dışarı çıktık ama bebeğimin ağlama krizleri ve sürekli kucak istemesi nedeniyle bu gezmelerin fazla uzun sürdüğünü söyleyemem. Bebeğimin kucak ihtiyacı ve bebek arabasıyla her yere girip çıkmanın mümkün olmaması nedeniyle de uzun uzun araştırıp ergonomik bir kanguru aldım. Bizi inanılmaz rahatlattı (bir post konusu da bu olsun). 
 Benim dinlenmeye, sakinliğe çok ihtiyacım olduğu zamanlarda büyük oğlumu babasıyla birlikte iş yerine gönderiyordum. Ona da iyi geliyordu, bana da. 
 Zaman ilerleyip düzen oturdukça, bebeğim biraz daha etrafın farkına vardıkça, büyük oğlum da rahatladıkça ve ben de tiroit ilacımı düzenli kullanmaya başlayınca her şey çok daha kolay olmaya başladı. 10 dk bile olsa abi-kardeş oyun oynayıp gülüşmeye, ben de onları keyifle izlemeye başladım. Daha sonra (genelde mızıkçılık yapıp oyunu bozacak da olsa) bebeğim de oyunlarımıza katılmaya başladı. Top oyunları, saklambaç, bowling, vs hep birlikte oynadığımız oyunlar. 

   Allah'a şükürler olsun şimdi her şey çok daha keyifli. Bebeğim neredeyse 21 aylık oldu. İki yaş sendromundayız. Uykularımız hala problemli. Büyük oğlum kardeşini kıskanmadı ama kardeşi abiyi kıskanıyor. Bloguma post yazma zamanım neredeyse yok denecek kadar azaldı. Ama artık bir düzenimiz var. 

   Yeni anneler, anne adayları, ikinci bebeğini bekleyenler... Bunlar benim yaşadıklarım. Asla sizi korkutmak istemiyorum. Aksine, ilk günler zor olsa bile sonradan güzelce düzen oturtulabiliyor diye yazdım bunları. Bu arada, ilk çocuk tecrübesizliğe geliyor ve gerçekten ikinci çocukta daha rahat olunuyor. Ama üçüncü çocukta tamamen anne olmanın keyfi çıkarılıyor diyorlar :) Ben diyenlerin yalancısıyım :) blogcu anne Elif Doğan da öyle dediğine göre doğrudur. Ben düşünmüyorum ama üçüncü çocuğu düşünenlere duyurulur :)))

NOT: Yazım hatalarım varsa affedin. Yazıyı çok zor bitirdim ama artık bebeğim durmadığı için kontrol etmeden yayınlayacağım.

   Herkese mutlu, sağlıklı, huzurlu ve bereketli günler dilerim. Sevgiyle kalın...

12 Eylül 2015 Cumartesi

TAZE VE DENEYİMSİZ ANNEYİM ARTIK. VE DEPRESYONDA... VE BEBEĞİNİ BAKICIYA BIRAKAN...

   En çok ama en çok merak ettiğimiz, korktuğumuz, çekindiğimiz dönemdir sanırım kucağımızda minicik bebekle eve döndüğümüz ilk günler. Her şey o kadar belirsizdir ki... Bebeğe bakabilecek miyim? İyi bir anne olabilecek miyim? İyileşebilecek miyim? Eski kiloma dönebilecek miyim? Eski kıyafetlerimi giyebilecek miyim? Bebekle güzel bir düzenimiz olacak mı? EŞİMLE BİRBİRİMİZE YENİDEN, ESKİSİ GİBİ AŞKLA BAKABİLECEK MİYİZ? ...
Tüm bu sorular, eminim her yeni annenin kafasını tırmalar durur. Özellikle de ilk kez anne olanlar için geçerlidir bu. 
 
   Evimize döndüğümüz ilk günlerde postpartum depresyonu iyiden iyiye hissetmeye başlamıştım. Elim, istemsiz olarak karnıma gidiyor, bebeğimi içimde hissedemeyince korkunç bir yoksunluğa düşüp ağlama nöbeti geçiriyordum. Eşim işe giderken kendimi terkedilmiş gibi hissediyordum, gitmemesi için yalvarmak istiyordum. Ama tabi ki bu mümkün eğildi. Zira bir önceki postta anlattığım doğum sorunları nedeniyle çok büyük masrafımız olmuştu, e artık bir de bebeğimiz vardı. Hayatım boyunca eşime o zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumu hatırlamıyorum. Evet annem yanımdaydı, bana bebek gibi bakıyordu, eşim de evde olduğunda etrafımda dönüp duruyordu beni rahat ettirmek için. Ama olmuyordu, yetmiyordu. En çok endişelendiğim sorunun cevabını merak ediyordum: Yeniden bir aile olabilecek miyiz, yoksa bebekle birlikte tüm hayatımızın değişmesiyle, eşimle birbirimizden uzaklaşacak mıyız? İşte bir anne bu endişeyle eşi hep yanında olsun istiyor doğum sonrası dönemde. Neden istediklerimi dile getirmiyodum bilmem. Mesela annem beni kendi evine götürüp de 1 ay boyunca evime yollamadığında neden itiraz etmedim; "artık eve gidip bebeğime alışmak istiyorum" dediğimde dahi beni bırakmayınca neden ısrar etmedim...  Şimdiki aklım olsa kesin ve net bir ifadeyle "anne Allah razı olsun bize baktın, ellerine sağlık, ama artık evime dönmek istiyorum" der ve dönerdim. Hatta ikinci bebeğimde yaptığım gibi, evimden hiç uzaklaşmazdım. Elbette asla inkar edemem annemin hakkını, o ayrı. O dönem cidden çok uğraştı, dedim ya, bebek gibi ilgilendi benimle. Mesela bebeğim gece uyumuyordu, sesini duyunca yardıma geliyordu. Sabahları, uykusuz olduğumu bildiği için bebeğime bakıyor, 2 saat kadar uyuyup dinlenmemi sağlıyordu. Benim cesaret toplayıp yapamadığım her şeyi o yapıyor, bebeğimi yıkıyordu (evet bebek yıkamak benim için bir tabuydu, çok korkuyordum. Hatta yaklaşık 3 yıl boyunca eşimle birlikte yıkadık oğlumuzu korkumuzdan :) ) Ama benim ihtiyacım olan şey, evimde çekirdek ailemle baş başa olup gerçekten bebekle de aile olunabildiğini görmekti. İçimi rahatlatacak, beni sakinleştirecek tek şey buydu. Buradan annelere, kayınvalidelere sesleniyorum: Eğer kızınız/gelininiz bebek bakımı konusunda kendine güveniyor ve evine gitmek istiyorsa, çok büyük ihtimalle, ailesini kaybetmediğini görmek için buna ihtiyacı vardır; engellemeyin. Sadece her ihtiyacı olduğunda ona destek olacağınızı belirtin ve ihtiyaç duyduğunda gerçekten de yanında olun. Nitekim istediğim gibi olmadı. İzin vermediler bizim kendi hayatımıza dönmemize. Eşimle birlikte 1 ay boyunca orada kaldık, hala içimde bir buruklukla hatırlarım o günleri.

NOT: Kimse bana kızmasın, şımarıklık yapıyorsun demesin. Herkesin o dönemlerde yardıma ihtiyaç duyduğunu biliyorum, ben de duyuyordum zaten. Ama evime ve eşime daha çok ihtiyaç duyuyordum. Bunda, ne şekilde büyütüldüğüm, neler yaşadığım da çok etkili. Büyürken yaşatılanlar nedeniyle, eşime çok faklı, çok derinden bir bağ ile bağlıydım. 

   Bir ay sonra evimize, yine annem ve babamla birlikte döndük. Ve bundan sonra, anneliğimin, dayanılmaz vicdan azabıyla dolmasına sebep olan, ölene kadar içimden çıkmayacak ve paranoya haline gelecek korkuların başladığı günleri yaşamaya başladım. Çünkü, henüz 35 günlük olan bebeğimi, bakıcıya bırakarak işe başlamak zorundaydım. Henüz iyileşememiştim; bir bacağımla adım atarken hala çok zorlanıyordum; üstelik işim sürekli hareket alinde olmamı gerektiriyordu; bebeğimden ayrılmaya hiç hazır değildim; zaten her seferinde ağlayarak mama verdiğim bebeğim beni emmeyi tamamen bırakırsa diye korkuyordum; ayrıca onun bakımı konusunda hiç kimseye güvenmiyordum. Ama mecburdum işte. Özel sektördeydim ve üstelik doğumda çok fazla masrafımız olmuştu.
 
   Evet, işe döndüğüm ilk gün, bebeğim sadece 35 günlüktü. Hala merak ederim, bu ülkede neden iyi bir denetleme mekanizması yok diye. Şöyle ki, rehabilitasyon alanında çalışıyor, her ay onlarca kağıt imzalıyordum. Bu kağıtların hepsi, yetkili kişiler tarafından tek tek inceleniyor, onaylanıyordu. Milli eğitim sistemine kayıtlıydı her şey. E benim doğumum, hastanede kalmam, gördüğüm tedaviler falan da sağlık sistemine kayıtlı. Peki o halde, bu kayıtlar neden bir yerlerde çakışmıyor, neden birileri çıkıp "bu kadın yeni doğum yapmış, şu an yasal doğum izninde olmalı" demiyor. Bunu yaşayan tek kadın ben olmadığıma da adım gibi eminim. Birçok kişinin bu haksızlığı yaşadığını ve göz yummak zorunda kaldığını biliyorum. Evet, kanun ve yönetmelikler var fakat hem kamuda hem de özel sektörde kanuna aykırı yapılan işler de çok. Hatta özel sektör zaman zaman patronların istediği gibi at koşturduğu alan olup çıkıyor.
 
   Her neyse, ben beynimde bu isyanlarla, dilimde sessizlikle ve kalbimde inanılmaz büyük bir kırgınlık, burukluk ve üzüntüyle işe başladım. Her sabah erkenden kalkıp, bebeğimin altını değiştirip, eğer kabul ederse emzirip bakıcısına teslim edip çıkıyordum. Gün içinde 1,5 saat süt iznim vardı. Ben bunu sabah 9-9:45 ve öğleden sonra 14-14:45 arası kullanıyordum. Yetiyor muydu? Kesinlikle hayır. Memeyi zor kabul eden bir bebeğim vardı. Eğer 1,5 saati toplu olarak kullansam, uzun süre bebeğimi görmemiş olacaktım. Bu şekilde bölerek kullanınca da onun gönlünü yapıp karnını doyurmak için zaman yetmiyordu. Ama 1 yıl böyle devam edip gittik. Sabah-öğle arası-öğleden sonra olmak üzre günde 3 kez bebeğimi kontrol edebiliyordum. Bu arada içimde kopan fırtınalar, beni iyice paranoyak anne yapmıştı. Yani aslında bakıcıyı kontrol etmem elbette normal ve gerekliydi ama içimde yaşadığım tedirginlik paranoyaya dönüşmüştü. Mesela, bebeğimin bezlerini, resimlerine göre dizip, sırasını aklımda tutup günde kaç kere altının değiştiğini kontrol ediyordum. Mamasının seviyesini, bakıcının fark etmeyeceği şekilde işaretleyip, karnını doyurup doyurmadığını kontrol ediyordum. Akşam işten gelince bakıcıyı evine yollayıp bebeğimin kıyafetlerini çıkarıp, vücudunda bir anormallik var mı diye bakıyordum. Bazen işten 5-10 dk erken çıkıp kapıdan onları dinliyordum, vs. Tüm hayatım, paranoya peşinde tedbirler almakla geçmeye başlamıştı. Ve evet, bebeğimin tadını çıkaramıyordum. İşe başlamasından iki ay sonra, bir sabah bakıcımız gelmedi. Aramalarımıza rağmen de ulaşamadık, telefonu kapalıydı. Sonradan öğrendik ki, bu onun huyuymuş. Bebeğine bakmaya başladığı aileleri böyle aniden bırakıveriyormuş kendisi. Çok kızdım, çok sinirlendim ama ne yalan söyleyeyim işime de geldi. Çünkü yaz tatili olduğu için biri lisede, diğeri üniversitede öğrenci olan iki kız kardeşim de tatildeydi ve onları çağırıp yardım istedik. Onların baktığı süre içinde yeni bir bakıcı arayışına girecektik.
 
   O ayki doktor kontrolümüzde (rutin gelişim kontrolü) doktor amcamız bile değişikliği fark etti. "Bu çocuğun gelişimi çok hızlanmış, bakıcı mı değiştirdiniz?" diye sordu. Nasıl sevindiğimizi anlatamam. Teyzelerinin ona karşı olan sonsuz ilgi ve sevgisi nasıl mutlu etmişti demek ki bebeğimi. Ve görünüşe göre bakıcı ne ilgi ne de sevgi veriyordu. Öyle ya, ne de olsa verdiğimiz para kadar bakacaktı çocuğa (ki biz, sırf oğlumuza iyi baksin diye piyasanın üzerinde bir maaş ödüyorduk). Kendi kanından canından olmayan bir çocuğu zorla da sevdiremezdik kimseye.
 
   NOT: Lütfen burada tüm bebek bakıcılarıyla ilgili ithamda bulunduğum düşünülmesin. Sadece, bizim muhatap olduğumuz kişiyle ilgili deneyimimizi ve bize gösterdiklerini ifade ediyorum. Çevremde, baktığı çocukları kendi çocuğu gibi sahiplenip seven güzel yürekli insanlar da gördüm. Hatta bir arkadaşımın bebeği, bakıcısını o kadar seviyordu ki kreşe alışamadı. Tekrar bakıcıyla devam etmek zorunda kaldılar. Böyle "anne yarısı" bebek bakıcılarına helal olsun, Allah onlardan razı olsun. 
  
   Yaz boyu süren bakıcı arayışımız hüsranla sonuçlandı, okullar açıldıktan sonra annem bizde kalarak bebeğime bakmaya başladı. Bu iyi bir şey mi? Bebeğim açısından kesinlikle evet. Kötü bir şey mi? Aile düzeninin bozulması, karı koca arasına az da olsa mesafe girmesi, kendi düzeninizin bozulması açısından evet. Peki anneanneler, babaanneler torunlarına bakmaya mecbur mu? Elbette hayır. Ama kendilerine ihtiyaç duyulan noktada destek olmaları gerekir diye düşünüyorum.
   Şöyle ya da böyle, oğlum 3,5 yaşına gelip de kreşe başlayana kadar, tatillerde teyzelerle, okul sezonunda da anneanneyle devam ettik yolumuza. Allah hepsinden razı olsun.
   Fakat ben o dönem yaşadığım psikolojiyi içimden asla atamadım, ölene kadar da vicdan azabı olarak içimde kalacağını biliyorum.

4 Eylül 2015 Cuma

BEBEĞİM GELİYOR... YA SONRA...

  NOT-1: Birazdan, doğumda yaşadıklarımla ilgili yazacaklarım, asla kimseyi korkutmak amaçlı değildir. Çok çok nadir görülen bir durumdur. Ben hem kendi deneyimlerimi paylaşmak hem de benzer şeyler yaşayan başkalarının deneyimlerinden faydalanmak istediğim için bu ayrıntıları paylaşıyorum. O nedenle lütfen ister normal doğum yapın, ister sezaryenle kavuşun bebeğinize, sadece o anın tadını çıkarın, büyüsünü yaşayın. Korkmayın ve merak etmeyin, her şey harika gidecek. 
                          (fotoğraf, thegeyik.com'dan alınmıştır)

 Ve evet, büyük gün gelip çatmıştı. Eşyalar arabaya yerleştirildi, yola çıkıldı. Saat 8:00 gibi hastaneye vardık. Servise çıktık. Kaydım yapıldı, odam gösterildi. Ben ameliyathane kıyafetini giyerken annem eşyaları yerleştirmeye başladı. Sondam takıldı. Tüm bunlar olurken eşim hala aşağıda, kalan işlemlerle, imzalarla falan uğraşıyordu. Açıkçası o an için tek telaşım, eşim yanıma gelmeden ameliyata alınma ihtimaliydi. Onun dışında heyecan, korku, vs hissetmiyordum. Sadece garip bir ruh halindeydim ne olduğunu bilmediğim. Biraz duygusuz, biraz ruhsuz, biraz boşlukta gibi...
   

   Tam hemşire artık gidiyoruz derken eşim yetişti çok şükür. Sarıldık, koridor boyunca yürüdüm ve sonra sedyeye bindim. Sanırım üç kapıdan geçtik. Ve artık ameliyathanedeydim.
  
    Doktorum geldi. Onu ilk kez öyle görmüştüm, normalde her muayenede odasından güle oynaya çıktığımız kişi, ameliyathanede o kadar ciddi, o kadar işine odaklıydı ki. Anestezi uygulamam yapıldı, ayaklarımın ısınmaya başladığını hissettim ve ardından da uyuşma gerçekleşti. Artık ameliyata hazırdım. Sezaryen başladı ve hemen birkaç dakika içinde vücudumun müthiş sarsıldığını, ardından da bir anda tüm içimin boşaldığını hissettim. Meğer doktor bebeği çıkarınca böyle hissediliyormuş, nereden bileyim :) Hemen, küçücük bir viyaklama duydum ama ardından beklediğim ağlama gelmedi. Endişelendim. Hemşire bana seslenip "annesi oğluşuna bak" diyerek bebeğimi gösterince anladım ki yavrum meğer uyuyormuş ve o ses de rahatsız edilmeye verdiği tepkiymiş. Ardından uyumaya devam etmiş :) Onu ilk gördüğümde ağlamıyor, uyuyordu yani. Keşke sonrasında da birazcık uykuya düşkün olsaydı :) Bebeğimi, temizleyip giydirmek üzere götürdüler. İlginçtir ki, bende hala heyecan, mutluluk, sevinç falan yoktu. Hala ruh gibiydim. Sadece, plasenta ayrılınca oluşan ani hormonal değişiklikten olsa gerek, ağlamaya başladım. Sebepsizce gözlerimden yaş geliyordu. 

   Dikişlerim atıldı (bu kısım uzun sürüyor), ameliyat bitti ve beni ameliyathaneden çıkarıp, bana çok uzun gelen bir süre boyunca beklediğim başka bir odaya aldılar. Ara sıra hemşire gelip beni kontrol ediyordu. Beklerken göğüs bölgemde dayanılmaz bir kaşıntı başladı. Hemşire yeniden geldiğinde "kaşıntın var mı" diye sordu. Ben de olduğunu söyleyince bir iğne yaptı, kısa sürede kaşıntıdan kurtuldum (kaşınan yerlerde daha sonra içi sıvı dolu minik kabartılar oluştu). Bu, anesteziye karşı gelişen bir alerjiymiş. Ben de zaten alerjik yapıda olduğum için, bunun olması normalmiş. Kaşıntılar kaybolunca beni odama götürdüler.
   
İçimde bir şeyler kıpırdanmaya başlıyor...
   Odaya girdiğimde, yanımdaki yatakta, giydirilip, sarıp sarmalanmış, hıçkırıp duran bir topaç vardı. Hemen kucağıma verdiler "kokla bebeğini annesi" diyerek. Aman Allah'ım, o koku, dünyadaki başka hiçbir şeyde olamaz. Bana özel, içime akan, içimi ıpılık yapan, yumuşacık, müthiş bir koku. Cennet kokusu buymuş demek ki. En pahalı parfümlerde bulunmaz, en iyi uzmanlar bir araya gelse yapamaz, öyle bir koku. Güzel Allah'ım, isteyen, kıymetini bilecek, sorumluluğunu kaldırabilecek herkese nasip etsin. 
  
(sadeceanne.com'dan alıntıdır)

    Ardından yine "emzir hadi annesi" diye, robotlaşmış olan beni yönlendiren bir ses... Emzirmek... İşte bu duyguyu çok merak ediyordum. Ve denedim. Çok ilginçti. Bebeklerin emme refleksiyle doğduğunu, bunun çok baskın ve kuvvetli bir refleks olduğunu iyi biliyordum ama hissetmek bambaşkaymış. Bebeğim epey çabaladı, ama sütüm geldi mi, onu hissedemiyordum. Zaten hemen de uyuyakalıyordu.
   


   Talihsizlik, kader, kısmet işte...
   Aradan sanırım 1-1,5 saat kadar geçmişti. Babam, yataktan aşağıya doğru inen kanı farketmiş. Onun dışında herkes, benimle ve bebeğimle ilgilendiği için başka fark eden olmamış. Bir telaşla doktora haber verildi. Doktor yine aynı telaşla gelip odadaki herkesi dışarı çıkardı ve beni muayene etti (daha yeni ameliyatlı olduğum için çok, ama çok canım acıdı. Normal şartlarda, vajinal muayene, kendinizi gevşek bırakabildiğiniz sürece acı verici değildir bence). Uterus tonusunun normal olduğunu söyledi(yani rahimde kasılmalar vardı, olması gerektiği gibiydi. Ki bu kasılmalar sayesinde kan damarlarına baskı oluyor ve aşırı kanama engelleniyor normalde). Ateşime baktı, başımın ağrıyıp ağrımadığını sordu (evet ağrıyordu) ve odadan çıktı. Neyse ki kan ihtiyaci çıkabileceğini düşünerek eşimin arkadaşlarına önceden haber verilmişti. Annem odaya geldi. Doktorumun beni  tıp fakültesi hastanesine sevk ettiğini söyledi. En acil tarafından bir ünite kan verildi ve hemen ambulansla yola çıktık. Ben ve eşim ambulansta, bebeğim anneanne ve dedesiyle arkada arabada hastaneye vardık (Bu arada o ambulans şoförü kimdi hiç bilmiyorum ama otobana girmeyip bozuk olan eski yoldan gittiği için kendisini çok da hayırla anmıyorum. Arabanın her sarsılmasında canım çok acıyordu).  
   Acilden girişimiz yapıldı. Ultrason, muayene falan derken (hepsinde de canım  inanılmaz yanıyordu, hatta doktorlara yalvardım biraz nefes almama izin verin diye) servise alındım. Kaç ünite kan verildi hatırlamıyorum. Onca fibrin testine, genetik taramaya rağmen, kanamanın nedeni ortaya çıkarılamadı (yıllar sonra, ikinci doğumumdan hemen önce öğrendik ki, bu sadece gebelikte ortaya çıkan bir hastalıkmış. İkinci doğumda da risk varmış ama bu risk üçüncü doğumda iyice artıp annenin yaşama şansı %30 a kadar düşüyormuş. Hastalığın adınıysa hala bilmiyorum). 

   Unutmadan, sütümün geldiği ilk anı da anlatmak istiyorum. 1-2 gün boyunca, bebeğimi emzirmeye çalışıyordum ama dediğim gibi sütümün gelip gelmediğini hissedemiyordum, zaten gelmiyormuş da. 2. gün, bebeğim emerken öyle bir şey oldu ki (benim için inanılmaz büyük ve ilginç bir deneyimdi)... Bir anda, bütün süt kanallarımı tek tek, yol yol hissettim; ağrı gibi ama ağrı değil, sızı gibi ama sızı değil, mutluluk veren, içimi kıpır kıpır yapan bir şey, adını koymak imkansız... Sütümün ilk geldiği andı o. Evet,o andan sonra bebeğimin gerçekten emebildiğini farkettim, çok güzeldi ona süt verebilmek. 4 günlük hastane hayatımda,beni mutlu eden anlar bebeğimi emzirdiğim ve eşimin yanıma gelebildiği anlardı. Bu arada postpartum depresyon(lohusa bunalımı) da yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı.

   Hastanede hem benim, hem eşimin, hem annemin psikolojisi çok bozuldu. Araştırma hastanesi olduğu için hep uç vakalar geliyor, onları görüyor, hikayelerini duyuyorsunuz. Gecenin bir yarısı, odanın kapısını saygısızca ve büyük gürültüyle açıp uyuyan bebeğimi yerinden sıçratan asık suratlı hemşire (rüşvet alanlar arasında yoktu demek ki); saat gece 2-3-4'te, eşime ilaç alması gerektiğini söyleyenler (kullanacağım ilacın hep mi o saatlerde getirtilmesi gerekiyordu bunu da anlamış değilim. O şehri hiç bilmeyen eşim, fellik fellik nöbetçi eczane arıyordu her gece. Sağlık çalışanı olmasam acil ihtiyaç çıkmıştır diyeceğim ama öyle de değildi); insanlıktan nasibini almayarak 8 aylık hamile olan oda arkadaşımı göz yaşlarına boğan, dünyasını alt üst eden ve doçent olduğunu düşündüğüm jinekolog, vs. o kadar çok şey olup bitti ki. Neyse ki 4 günün sonunda artık evimize gidebileceğimiz söylendi. O anki mutluluğumuzu anlatamam.
   
   Herkes o kadar ilgisizdi ki, hastaneden çıkarken bir tekerlekli sandalye bile bulamadık. Ve ben merdivenleri (sanırım 3.kattaydık, tam hatırlayamıyorum)  inip otoparka kadar yürüyerek gitmek zorunda kaldım. Son birkaç metrede, çektiğim acı ve yanma hissi nedeniyle dayanamayıp yolda dizlerimin üstüne çökmek zorunda kaldım. Neyse ki bir şekilde arabaya binip, yaklaşık 1,5 saat sonra evimize varabildik. 
Not-2: Fibrin testi, kanda pıhtılaşmayla ilgili bir sorun olup olmadığını belirlemeye yarayan, o dönem için Florence Nightingale ve Hacettepe Üniversitesi olmak üzere Türkiye'de sadece iki yerde yapılan bir test. Burada küçük bir açıklama bulabilirsiniz.

Not-3: Teyzem, uzun yıllar önce, Ankara'da, doğum sonrası dikiş atılmaması nedeniyle kan kaybından vefat etmiş(hastane ortamı olduğu halde). Benim durumumun, doktorumu, ailemi ve akrabalarımı çok telaşlandırmasının asıl nedeni de bu. Eğer sizin de aile geçmişinizde buna benzer bir hikaye varsa, doktorunuzu lütfen ve mutlaka durumdan haberdar edin. 

Not-4: Hastaneyle ilgili yazdıklarım, hiçbir kurumu ya da şahsı itham etme amacını kesinlikle taşımamaktadır. Hepsi, tamamen bizim yaşadıklarımızdır. Evet, rüşvet alan hemşireler ve doktorlar oldu. Ve evet, eşim o paraları vermek zorunda kaldı. Çünkü, beni o kanamalı halimle acil servise almalarının üstünden 1 saat kadar geçmiş olmasına, adını hatırladığım ama buraya yazmayacağım bir doktor da karşımda boş oturuyor olmasına rağmen, benimle ilgilenen hiç kimse olmamıştı. Ne zaman ki parayı aldılar, ondan sonra hemşire hanım, "canım" diyerek başımda bitti, iki doktor birden beni muayene için ultrason odasına götürdü. Çok üzgünüm ama gerçekler böyle. Yoksa her mesleğin içinde işini hakkıyla ve özveriyle yapanlar olduğunu ben de biliyorum; melek hemşireler ve mucizeler yaratan doktorların da varlığını bildiğim gibi. Ama, hele ki acil serviste, hastayı boşvermeye kimsenin hakkı yok. Adı üstünde, ACİL SERVİS. Üstelik de benim durumum çok çok ağırdı. Kan testleri ve muayene sonrası doktor, eşime, "Allah'tan ümit kesilmez, sabaha çıkamayabilir de, hazırlıklı olun demiş" diyeyim, gerisini siz düşünün artık.
   

31 Ağustos 2015 Pazartesi

İLK GEBELİK SÜRECİM- BÖLÜM 1

   İlk gebeliğimde, 4,5 ayım yoğun bulantılarla ve halsizlikle geçti(neden bilmiyorum ama hiç istifra etmedim,sadece mide bulantısı yaşadım). O kadar ki, evimle iş yerimin arası yürüyerek 5 dakikalık mesafe bile değildi ama eşim beni arabayla götürüp getirmek zorunda kalıyordu. Yürüyemiyordum. Beden gücüyle icra etmem gereken, sürekli hareket halinde olmamı gerektiren bir mesleğim varken, tüm gebeliğim boyunca nasıl dayandım bilmiyorum. Hakikaten cahillik, canının kıymetini bilmeme falan bu. İşten arta kalan tüm zamanlarımda uyudum diyebilirim. Bir keresinde çalışırken ayakta uyumuşum, sallanınca kendime geldim :)
 
   Bulantılarla nasıl baş ettim?
Baş edemedim. Evet 4,5 ay boyunca tamamen rahatladığım bir an olmadı. Tatlılar, kola, sigara, vs adını bile duymaya tahammül edemediğim şeylerdi. Kokuya zaten normalde de çok hassas olan ben, güzel olan ya da olmayan hiçbir kokuya dayanamaz olmuştum.
 Sadece ekşi meyveler, turşu, ekmek yiyerek bir süre rahatlıyordum. Ağzımda limon dilimleriyle gezdim. Normal insanlar tatilde hediyelik veya hatıra eşya alışverişi yaparken, ben gittiğimiz her şehirde manavlardan ekşi erikler, elmalar falan aldım. Ha bir de ayranı unutmayayım. Bana en iyi gelen şeylerden biriydi. Evde ayranımı yapıp, şişelere doldurup dışarı çıkarken bile yanıma alıp içiyordum. Sonraları öğrendiğime göre marul da gebelik bulantılarına iyi geliyormuş. Ama ben çoktan doğum yapmıştım, deneyemedim. Zencefilin de rahatlattığını duydum ama bende işe yaramadı.
Özetle
-Ayran
-Ekşi elma-ekşi erik
-Ekşi ayva
-Limon
-Turşu (aslında gebelikte turşu yenmemesi önerilir vücutta ödem yapmaması için. Ama ben gerçekten dayanamıyordum. Gebelik boyunca kaç bidon turşu tükendi bizim evde bilmiyorum) bana iyi geldi.

   Beslenmemde nelere dikkat ettim?
Dediğim gibi, beslenme aktivitem 4,5 ay sonra normale döndü. Her kahvaltıda mutlaka bir yumurta, ve peynir yedim,bir bardak süt içtim. Gün içinde çok fazla süt ve meyve tükettim. Yani cidden öyle böyle değil. Çok abartılı miktarlarda. Mesela suyu hiç içemiyordum (diyetisyenim sayesinde öğrendim ki aslında su içme alışkanlığı kazanılabilir bir şeymiş). Onun yerine gün içinde 2 litre falan süt içiyordum. Süt oldum olası çok sevdiğim bir şeydi zaten. Yine gün içinde, aralarda meyve yiyordum(her seferinde farklı bir meyve). Akşamları da uyanık olduğum anlarda, eşimle birlikte koca bir mutfak leğeni dolusu meyveyi bitiriyorduk. Gerçekten abartmıştık yani. Bir programda dinlediğime göre, gebelikte çok meyve tüketen anneler, iri bebek doğuruyormuş. Ve gerçekten de öyle oldu. Oğlum 4,5 kilo olarak dünyaya geldi :) Bu tabi ki meyve yoluyla alınan fazla şekerin eseri. Yemeklerde sebze ve eti de mutlaka düzenli olarak tükettim. Balığı çok sevmeme rağmen gebelikte neden fazla yemedim, hiç bilmiyorum. Aslında çok önemli. 

   Psikolojim nasıldı?
Normalde stresli bir yapım vardır. Aceleciyimdir. İşim, daha doğrusu o zamanki sektörüm de çok stresliydi. Ve onun dışında, genel olarak beni strese sokacak bir sürü şey de olup bitiyordu. Yalnız ben nasıl yaptım bilmiyorum ama gebeliğimi oldukça rahat, relax geçirmeyi başardım. Kolay kolay umursamadım olumsuzlukları. Sadece bebeğime odaklandım. Onunla hep konuştum. Bir şekilde beni anladığını, duyduğunu hissediyordum. Sanırım beni rahatlatan asıl şey buydu. 
 Tabi eşimin hakkını da asla görmezden gelemem. Çok büyük emeği var üzerimde. Bulantılardan gözümü açamadığım dönemlerde, mutfağın kapısını açık bile bırakmamaya hep özen gösterdi .Bana hiç kokusunu duyurmadan yemekleri pişirdi, hazırlayıp önüme getirdi. Elimi sıcak sudan soğuk suya sokmadı. Eğer onun desteği olmasa,  kesinlikle rahat atlatamazdım o dönemi. Allah'ım ondan razı olsun.

Devamı gelecek...

30 Ağustos 2015 Pazar

BEBEĞİMDEN ÖNCE...ANNE OLANA KADAR

Yıl 1999, günlerden 12 Kasım.
   Üniversite 2. sınıf öğrencisiydim o zaman. Arkadaşlarla bizim öğrenci evinde toplandığımız bir akşam, önce yüksek bir ses işittik. Sanki bir kamyon binaya çarpmış gibi. Ardından gelen yıkıcı sarsıntıyla neye uğradığımızı şaşırdık. Deprem olduğunu anlamamızla çığlıklarımız birbirine karışmaya başladı. Sarsıntı durduğu anda merdivenlere koşarak aşağı inmeye başladık. Molozların üzerinden atlayarak, dışarıda kaçışmakta olan arabaların, yıkılan duvarlardan giren giren ışıkları sayesinde inebildik aşağıya. Kazan dairesinde yangın da başlamıştı. Ölenler, yaralananlar, enkaz altında kalanlar, çığlıklar, panik halinde ve ne yapacağını bilemeden sağa sola koşturan insanlar... Bir şekilde o ortamdan kurtulup memleketime dönebildim aklım Bolu'da kalarak. Allah'ım ömür vermiş demek ki.
(fotoğraf, boluekspres.com'dan alıntıdır,)

Ardından çadırkentte yeniden, ama çok farklı şartlarda başlayan öğrencilik günlerim sayesinde, hayatın gerçekleriyle yüzleşmeye başladım. Eşimle tanışmamız da çadırkent günlerine denk geldi. O da üniversitede öğrenciydi, ortak arkadaşlarımız sayesinde tanıştık. Çadırkent ve prefabrik hayatımız, belki sonra başka bir postun konusu olur. Neler yaşadığımız, bize neler kazandırdığı,bizden neler götürdüğü, vs.
                                                         (medyatimsah.com'dan alıntı)
  

Yıl 2000, günlerden 8 Nisan.
   Arkadaş grubumuzla, Gölcük'te piknik yapmaya karar verdik, alışverişimizi yaptık, aracımızı ayarladık.Bahardı, hava güzeldi. Belki biraz soğuk olabilir ama ne de olsa Bolu'daydık, normaldi. Sabah erkenden kalkıp yola çıkacaktık. O da ne, sabah kalkıp çadırdan çıkınca bembeyaz kar manzarasıyla karşılaştım. Gece usulca yağmış, ne de çok severim karı, karlı kışı, bembeyaz manzarayı. Kışın tadı bence. Diğerleri de manzarayı görünce herkes tereddütte kaldı, pikniğe gitmesek mi diye. Eşimde bir panik, meğer ben gitmekten vazgeçerim diye korkmuş. Velhasılı kelam, toplanıp pikniğe gittik ve hayatımın en güzel pikniğiydi benim için.Hala karda piknik yapmamış olanlar varsa, kesinlikle tavsiye ederim. 
   Orada, Gölcük'ün o muhteşem kar manzarası eşliğinde aldım evlenme teklifini.
                                                (fotoğraf, boluekspres.com'dan alıntıdır)
                                                  (fotoğraf, aktifhaber.com'dan alıntıdır)
Günlerden 5 Ağustos.
   Nişanlandık.

Yıl 2003, yine günlerden 5 Ağustos.
   Evlendik. 

Yıl 2005, günlerden 13 Ağustos.
   Bedenimde bir misafir taşıdığımı öğrendim. Şaşkınlık ve garip duygular içindeydim. İlk birkaç ay hiç anne olacakmışım gibi gelmedi. Ta ki bebeğimi hissedene kadar.
   
   İşte böyle başladı benim, bizim hikayemiz. Allah'ım  sağlıkla, mutlulukla ve huzurla daim etsin inşallah.